Kurtlar Vadisi Değil, Peşin Hüküm Vadisi
Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Hasan Kaya makalesinde;
Silivri Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklu iken cezaevinde hayatını kaybeden eski MİT mensubu Kâşif Kozinoğlu’nun ölümüne dair soruşturmayı yeniden açması ve bu kapsamda Kurtlar Vadisi dizisinin senaristlerini “bilgi sahibi” sıfatıyla ifadeye çağırması, Türkiye’nin yakın döneminin en çok konuşulan yapımlarından birini yıllar sonra yeniden gündemin merkezine taşıdı.
Aslında soruşturmanın kendisinden çok, tartışmanın Kurtlar Vadisi ekseninde yapılması konuyu daha da dikkat çekici ve ilginç bir hâle getirdi.
Çünkü son yıllarda toplum olarak çok tehlikeli bir alışkanlık edindik.
Zanlıların gözaltına alınma görüntülerinden başlayarak, daha haber sosyal medyaya düşer düşmez dosyanın kapağını açmadan, delillere bakmadan, soruşturmanın hangi aşamada olduğunu öğrenmeden hüküm vermeye başlıyoruz.
Sosyal medya birkaç saat içinde mahkeme salonuna dönüşüyor; yorumlar delilin önüne geçiyor, kanaatler hukukun yerine oturuyor. Herkes bir anda hâkim, savcı, avukat ve bilirkişi kesiliyor.
Kurtlar Vadisi meselesinde de aynısı yaşandı.
Ortada Kâşif Kozinoğlu’nun ölümüyle ilgili yeniden açılmış bir soruşturma varken, tartışma bir anda dizinin kendisini yargılama yarışına dönüştü.
“Bu dizi şu projenin ürünüydü.”
“Sübliminal mesaj veriyordu.”
“Her şeyi önceden biliyordu.”
Gibi iddialar havada uçuştu.
Oysa tam da burada yapılması gereken kritik bir hukuki ayrım var.
Çünkü “bilgi sahibi” olmak başka, “şüpheli” olmak bambaşka bir hukuki statüdür.
Hukuk devleti önce araştırır. Delilleri toplar. İfadeleri alır. İhtimalleri değerlendirir. Ancak yeterli şüphe oluşursa iddianame düzenler; oluşmazsa takipsizlik kararı verir.
Yani hukuk, hükmünü merak üzerine değil, delil üzerine kurar.
Bırakalım adalet, Kâşif Kozinoğlu’nun ölümüyle ilgili iddiaları araştırsın ve kararını versin.
Ama bizde öyle olmuyor.
Her davada, yargılananın veya tutuklananın kimliğine göre mutlaka bir kulp takıyoruz. Tutuklanan ya da suçlanan bizden biriyse “Bu dava siyasidir.” diyerek dosyayı peşinen kapatıyoruz; zülfüyâre dokunan meselelerde ise rövanşist bir tavırla kanaat üretme yarışına giriyoruz.
Sosyal medyada da, ekranlarda da, gazetelerde de konu daha soruşturma aşamasındayken insanlar birbirine kahramanlık ve hainlik payeleri dağıtmaya başlıyor.
Kurtlar Vadisi konusunda kantarın topuzu biraz fazla kaçırıldı. Çünkü bu dizi, bazı çevreler tarafından bazılarının ipliğini pazara çıkardığı düşünüldüğü için oldum olası hiç sevilmedi.
Oysa ABD için Hollywood neyse, Türkiye için de Yeşilçam ve ardından gelişen dizi sektörü yalnızca bir eğlence alanı değildir; kültürel etkisi, algı oluşturma gücü ve toplumsal tartışmalara yön verme kapasitesi olan önemli bir mecradır.
Bu ülkede bir dönem ısmarlama olarak bestelendiği iddia edilen “Zeytinyağlı Yiyemem” türküsünün bile tüketim alışkanlıklarını etkilediği konuşuldu. “Müslüm-Fadime”, “Müftü Karısı” gibi düzmece senaryolar ile toplumsal tartışmalar üretildi. Hükümetler yıkıldı, hükümetler kuruldu…
Sinema ve televizyonun, görsel ve yazılı basının toplum üzerindeki etkisini ve altıncı kol algı ve propaganda faaliyetlerinde kullanıldığını inkâr etmek mümkün değildir.
Fakat buradan hareketle her diziyi mahkeme tutanağı gibi okumak da doğru değildir.
Kurtlar Vadisi’nin ortaya çıkış hikâyesi bile bunun ilginç bir örneğidir.
2002 yılında Show TV’nin, Osman Sınav’dan Amerikan dizisi Wiseguy formatından esinlenen bir proje istemesiyle süreç başladı.
Deli Yürek’in ardından yeni bir arayış vardı. Raci Şaşmaz’ın davetiyle Soner Yalçın ekibe konsept danışmanı olarak katıldı. Susurluk’un ardından toplumun derin devlet, mafya ve istihbarat ilişkilerine duyduğu ilgi senaryonun omurgasını oluşturdu.
Başrol karakterinin ilk bölümde görünmemesi, ikinci bölümde yüzü değiştirilmiş olarak ortaya çıkması gibi dönemine göre sıra dışı tercihler yapıldı. Dizinin adı konusunda bile tartışmalar yaşandı ve sonunda “Kurtlar Vadisi” isminde karar kılındı.
Karakterlerin bir kısmının gerçek kişilerden esinlendiği uzun yıllardır konuşuldu. Irak Savaşı, 1 Mart Tezkeresi ve dönemin sıcak gelişmeleri de senaryoya yansıdı.
İnsanlar doğal olarak şu soruyu sormaya başladı:
“Bu dizi bazı şeyleri gerçekten önceden mi biliyordu?”
Yıllarca sayfalarca analizler yazıldı. Karakterlerin kimleri temsil ettiği tartışıldı. Kimi özenti oluşturduğunu söyledi, kimi cesur bir yapım olduğunu savundu.
Fakat bütün bunlar tek başına hukuki bir anlam taşımaz.
Çünkü gerçek olaylardan esinlenmek ile o olaylara ilişkin hukuken bilgi sahibi olmak aynı şey değildir.
Bunu belirleyecek olan da sosyal medya değil, soruşturmanın ortaya koyacağı somut verilerdir.
Yıllar önce önemli konumdaki bir devlet görevlisinin söylediği iddia edilen bir cümle hâlâ hafızalardadır:
“Diziyi biz de merakla izliyoruz; hatta atladığımız bir şey var mı diye bakıyoruz.”
Belki de Kurtlar Vadisi’nin hâlâ konuşulmasının sebebi budur.
İnsanlar yalnızca bir polisiye izlemediklerini, perde arkasına dair ipuçları yakaladıklarını düşündüler. Gerçek ile kurgu arasındaki o ince çizgi, diziyi kült hâline getirdi.
Ancak merak başka şeydir.
Hüküm vermek başka.
Bugün bu soruşturmanın sonunda ne çıkacağını kimse kesin olarak bilemez. Belki yeni deliller toplanacak. Belki dosya yeniden kapanacak. Belki de bambaşka gelişmeler yaşanacak.
Bunların hiçbirine sosyal medya karar vermeyecek.
Kararı verecek olan, hukukun işlettiği süreçtir.
Fakat bütün bunların yanında başka bir tabloyu da gözden kaçırmamak gerekir.
Açılan soruşturma üzerinden ve merhum Nihat Genç’in vefatından önce yaptığı açıklamalara atıfla, bazı yazar ve çizerlerin Kurtlar Vadisi’ni topyekûn hedefe koymasını, eteğindeki taşları dökerek tek taşla birkaç kuş vurma gayretini de ayrıca okumak gerekir.
Bir soruşturmanın varlığı, bir yapımı peşinen mahkûm etmeye gerekçe olamaz. Nasıl ki diziyi dokunulmaz ilan etmek doğru değilse, soruşturmayı fırsata çevirerek geçmişteki bütün tartışmaları tek bir hükme bağlamaya çalışmak da doğru değildir.
Hukuk, hesaplaşma zemini değildir; hakikati arama zeminidir.
Çünkü adalet aceleye gelmez.
Adalet sabır ister.
Delil ister.
Vicdan ister.
Ve belki de en önemlisi usul ister.
Çünkü usul bozulursa adalet de bozulur.
Hukukun en temel güvencesi, herkes için aynı kuralların işlemesidir. Bugün hoşumuza giden bir konuda usulü görmezden gelirsek, yarın hoşumuza gitmeyen bir dosyada aynı eksikliğin karşımıza çıkmasına itiraz etme hakkımız zayıflar.
Bazı diziler ekranlarda biter.
Bazıları yıllar sonra bile adliye koridorlarında yeniden gündeme gelir.
Toplum olarak yangın yerine dönen bu kötü alışkanlığımızı artık bir kenara bırakalım.
Savcılar araştırsın.
Deliller konuşsun.
Mahkemeler karar versin.
Bu ülkede şüpheli şekilde hayatını kaybeden mezarından çıkarılan Cumhurbaşkanları oldu. Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümü, Maliye Bakanı Adnan Kahveci’nin hayatını kaybettiği kaza, Sivas ve Başbağlar katliamları gibi hâlâ zihinlerde soru işaretleri taşıyan dosyalar var.
Darısı da yıllardır karanlıkta kalmış diğer dosyaların aydınlatılmasına gelsin.
