Doğayla Barışık Bir Medeniyet, Türklerin Unutulan Mirası
Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Fatma Düz makalesinde;
Tarih boyunca milletler, yalnızca kurdukları devletlerle değil; insana, çevreye ve yaşadıkları dünyaya karşı gösterdikleri tavırla da değerlendirilmiştir. Bir medeniyetin gerçek büyüklüğü, inşa ettiği saraylardan çok geride bıraktığı insanlık mirasıyla ölçülür. Bu açıdan bakıldığında Türk milleti, binlerce yıllık tarihi boyunca yalnızca savaşçı kimliğiyle değil, aynı zamanda doğayla kurduğu saygılı ilişkiyle de dikkat çekmiştir.
Ne yazık ki bugün bazı çevreler tarafından Türkler hakkında ortaya atılan “barbarlık” iddiaları, tarihi gerçeklerle örtüşmemektedir. Çünkü Türklerin yaşam anlayışına yakından bakıldığında, doğayı tüketilecek bir kaynak değil, korunması gereken bir emanet olarak gördükleri açıkça görülmektedir.
Eski Türk inancında ve yaşam felsefesinde gök, su, toprak ve ağaç kutsal kabul edilmiştir. İnsan, doğanın efendisi değil; onun bir parçası olarak görülmüştür. Bu anlayış, yalnızca inanç sisteminde değil, günlük yaşamın her alanında kendisini göstermiştir. Konar-göçer yaşam süren Türk boyları, bir bölgeden ayrıldıklarında gerilerinde kirletilmiş topraklar, çöpler veya tahrip edilmiş alanlar bırakmamaya özen göstermişlerdir. Çünkü yaşadıkları yeri kendilerinden sonraki canlılara ve gelecek nesillere bırakılması gereken bir emanet olarak kabul etmişlerdir.
Bir ağacın kesilmesi gerektiğinde bile bunun bir sorumluluk olduğu düşünülmüş, ihtiyaç dışında ağaç kesmek hoş karşılanmamıştır. Avcılık yapılmışsa yalnızca ihtiyaç kadar yapılmış, doğanın dengesini bozacak aşırılıklardan kaçınılmıştır. Akan sular kirletilmemiş, otlaklar bilinçsizce tüketilmemiş, hayvanlara eziyet edilmemiştir. Türk töresinin temelinde yalnızca insana değil, bütün canlılara karşı bir sorumluluk anlayışı bulunmaktadır.
Bugün ise kendimizi “modern” ve “ileri” bir medeniyetin içinde yaşadığımızı düşünmemize rağmen çevremize baktığımızda farklı bir tabloyla karşılaşıyoruz. Piknik alanlarında geride bırakılan çöpler, ormanlara atılan plastikler, sahillere terk edilen şişeler ve doğaya bırakılan tonlarca atık, aslında medeniyet kavramını yeniden sorgulamamız gerektiğini göstermektedir.
Medeniyet yalnızca teknoloji üretmek değildir. Medeniyet; yaşadığın çevreye zarar vermeden yaşayabilmek, senden sonra gelecek insanlara temiz bir dünya bırakabilmektir. Eğer bir insan kullandığı alanı kirletiyor, doğaya zarar veriyor ve bunu normal karşılıyorsa, sahip olduğu teknolojinin onu gerçekten medeni yaptığını söylemek mümkün değildir.
Tarihe baktığımızda Türklerin yaşadıkları çağın çok ötesinde bir çevre bilincine sahip olduklarını görüyoruz. Bugün “çevrecilik“, “sürdürülebilir yaşam” ve “ekolojik denge” gibi kavramlarla anlatılan birçok düşünce, aslında Türk töresinin ve yaşam anlayışının içinde yüzyıllardır var olmuştur. Bu nedenle Türk milletinin tarih boyunca doğaya yaklaşımını yalnızca geçmişe ait bir kültürel özellik olarak değil, günümüz insanlığı için örnek alınması gereken bir değer olarak değerlendirmek gerekir.
Elbette hiçbir millet kusursuz değildir. Ancak kendi tarihimize baktığımızda, bizi biz yapan değerlerin doğaya saygı, ölçülülük, paylaşım ve sorumluluk olduğunu görürüz. Bugün yaşadığımız çevre sorunlarının önemli bir kısmı, aslında bu değerlerden uzaklaşmamızın sonucudur.
Belki de yapmamız gereken şey, geçmişe övgüler dizmekten çok geçmişten ders çıkarmaktır. Atalarımızın doğayla kurduğu dengeyi yeniden hatırlamak, çocuklarımıza çevreyi korumanın bir tercih değil, bir görev olduğunu öğretmek zorundayız. Çünkü doğa bize ait değildir; biz doğaya aitiz. Toprak, su, ağaç ve tüm canlılar yalnızca bugünün değil, yarının da emanetidir.
Türk töresi bize bunu yüzyıllar önce öğretmişti. Asıl mesele, unuttuğumuz bu bilgeliği yeniden hatırlayabilmektir.
