Çanakkale’den Saraybosna’dan Şumnu’dan Bursa’ya Selam
“Artık ölsem bile yüreğim gam yemez” dedirten bir nokta vardır ya, işte bu satırları kaleme alabilmek benim için öyle bir mutluluk.
Çünkü yolum ne zaman Bursa’ya düşse, içimden Bursa şehrine ve halkına karşı duyduğum minnet duygusu nedeniyle “Bursa şehrine ve Bursa halkın çok iyisiniz!” diye haykırmak geçer. Ama bunu çok istememe rağmen şimdiye kadar yapamadım ve teorik olarak da yapmam da mümkün olmadı. Şükürler olsun ki bugün bu köşeden içimdeki düşüncelerimi sizlerle paylaşabiliyorum.
Yazıyı yazmak üzere PC’nin başına oturduğumda haleti ruhiyem değişik bir mecraya evrildi. Hani bir yerden ayrılırken sizi uğurlayan dostlarınız, gideceğiniz yerdeki tanıdıklarına, sevdiklerine kucak dolusu selam ve sevgi gönderirler… Siz de “Görürsem selamınızı iletirim” diyerek bu emaneti alırsınız… İşte bu satırları yazmaya başladığımda Bursa’ya dair bu şehre iletilecek o kadar çok selam, o kadar çok söz birikmiş olduğunu fark ettim.
Bunun için ilk başta yazıyı Biga’dan yazdığım için “Çanakkale’den Bursa’ya selam…” diye başladım. Ama cümleler satırlara eklendikçe Saraybosna eklendi, ardından Şumnu eklendi… Hadi Çanakkale’yi anladık da Saraybosna, Şumnu ne alaka dediğinizi duyar gibiyim.
Saraybosna, Şumnu ve Bursa bu üç nadide ve güzel şehir farklı yerlerde ve farklı coğrafyalarda yer alsa da üçü de kültürel benzerlikleri ve ortak tarihi bağları ile birbirine çok benziyor veya ben benzetiyorum. Hepsi aynı kökten dal budak salmış dallar gibi birbirinin tıpkısı, öz be öz kardeş şehirler.
Bu üç şehrin birbirine benzerliği “Serin sulu bulaklardan, yeşil yaprak budaklardan… size selam getirmişem.” Benzeri bir türküye dönüştü âdeta: Özlem var, teşekkür var, bir zamanlar yaşanmış güzelliklerin yürekte bıraktığı izler var. Bursa’ya olan bağım, geçmişten gelen bir selamı taşımak ve bugünle konuşmak imkânı verdi.
Bazıları şehirlerin hafızasının ve ruhunun olduğunu iddia ederler… Bursa benim için Anadolu’ya girişin ve çıkışın ilk eşiği. Bu şehrin taşlarında, sokaklarında, anılarımı buldum.
1980’li yıllar, Türkiye için zor günler ve yıllar. Askeri darbe dönemi… O günkü imkanlar bugünkü gibi gelişmiş değil. Benim için Biga’dan Elazığ’a uzanan aktarmalı meşakkatli yolculukların başladığı yıllar. Bugünkü gibi istediğin otogardan istediğin yere tek otobüs ile gidemezdin. Elazığ’a gitmek için aktarmalı olarak Biga’dan önce Gönen’e Bandırma’ya, oradan Bursa’ya geçilir, sonrada Elazığ’a bilet alıyorduk…
Yaz kış yolculuklar zordur ama o zamanlar da zordu. Kış soğuğunda garaj kahvelerinde saatlerce otobüs beklerken sunulan çayı içmek zorunluluktu. İtiraz edene “Odun kömür yakıyoruz!” denir, kapı dışarı yönlendirilirdi. Oysa Bursa’nın eski garajı başkaydı: ilk çay usulden gelir, ikincisini sen istersen alırdın. O yıllarda kahveyi işleten uzun boylu abimiz kahvede masaya başını koyup sessizce uyumana bile müsaade ederdi. Biletçide “Yeni yetme gurbet insanısınız” deyip indirimli bilet verirdi. Bu ve benzeri tutum ve davranışlar ile kadim şehrin bilgeliği, edep adap görmüş olmanın inceliği kendini hemen belli ediyordu.
O küçücük iyilikler, güzellikler her zaman çevresine değer katar ve yüreklerde bir şehri büyütür. Tıpkı Yaren Leylek gibi…
Zamanla garaj ziyaretimiz ile başlayan bu ilgi ve alaka sonraları şehrin lokantalarına, ardından başka köşelere uzandı. Şehirde kalma süremiz her geçen gün biraz daha arttı. Bu ziyaretler Bursa ile irtibatımızı derinleşti. Gönül bağımız oluştu… Ulu Cami uğrak yerimiz olduğu gibi Osman ve Orhan Gazilerin kabirlerinin olduğu koca çınarlar soluklanmak için gölgeliğimiz oldu…
Bir de serde göçmenlik olunca, Bursa’da Orhan ve Osman Gazi’nin kabirlerinin bulunduğu parktaki çınarlarının altında otururken gözüm Ulu Cami’ye takılır oldu. O zaman kendimi Saraybosna’da Aliya’nın kabrinin de bulunduğu Kovaci Şehitliğinden İsa Bey Camisi’ni seyrederken bulmaya başladım. Ya da Uludağ’dan Bursa’ya bakarken Şumnu’nun taş sokakları zihnimde canlanmaya başladı. Bedenim Bursa’da olsa da “Tayy-i Mekân” misali ruhum Saraybosna’da, Şumnu’da panoramik bir seyahate çıkar oldu.
Bu üç şehir —Bursa, Saraybosna, Şumnu— aynı ana babadan doğmuş ikiz şehirler gibi. Fiziksel benzerlikten öte, duygusal bir izdüşüm bu. Hepsinde aynı ses, aynı insan sıcaklığı, aynı yapılar…
O yüzden bu yazı yalnızca bir selam değil; Yaren Leylek gibi göçün ve geçmişin duygularla harmanlandığı bir teşekkür.
Başta nereden daldım, nasıl toparlayacağımı kestirememiştim ama şimdi fark ediyorum ki: Bursa benim için sadece bir şehir değil—duygularımın ve anılarımın menzili.
Bursa denince aklıma Ulu Camisi, Uludağ’ı, göçlerle zenginleşen kültürü, gençliğimin kalp atışlarını barındıran eski garajı gelir. Ve tabii hep Bursa’nın iyi ve güleç insanları…
Bütün bu duygular Bursa’ya selamı sadece bir yazı değil, bir yolculuk haline getirdi. İçimde yer etmiş nice güzellik, Bursa’da birer hatıraya dönüşmüş—ve her biri yıllarca kıymetli bir iz bırakmış olduğunu hatırladım.
Aynı gönülde de olsa kardeş kardeşi özler mi? Demek özlüyormuş ki, “Merhaba” demek amacıyla yazılan bir başlangıç yazısında Çanakkale’den Saraybosna’dan Şumnu’dan Bursa’ya selam getirme ihtiyacı hissetmişim…
Çanakkale’den Saraybosna’dan Şumnu’dan Bursa’ya selam diye başlayan yazımız birazda Bursa’ya kelam ile harmanlandı. Umarım başlangıç vesilesi ile dile gelen bu satırlar duygularımıza tercüman olmuş meramımızı azda olsa anlatmama vesile olmuştur.
İnşallah bundan sonra zaman zaman haberin kaynağından, merkezinden değil de dilimizin döndüğünce elimizden geldiğince köy kahvesi sohbetleri tadında taşradan önce çıkan haber ve yorumlarla Bursa’nın iyi ve güzel insanlarıyla gönülden selam alışverişimiz devam eder diye umuyorum…
Selam, dua ve sağlıcakla kalın…
