Hayat Dediğin Nedir Ki?
Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Mine Ebçem makalesinde;
Şu sıralar Eski Foça’da oturuyorum. Bir yandan denizi, sokakları, günün telaşını izliyor, bir yandan da insanları gözlemliyorum.
Burada yaşayan insanların önemli bir kısmı emekli. Yıllarını çalışarak geçirmiş karı kocalar… Hayatlarının büyük bölümünü işe, çocuklarına ve geleceğe adamış insanlar.
Belki de küçük bir sahil kasabasında, sessiz sakin bir hayat sürebilmek için yıllarca hayal kurdular. Kimileri uzun yıllar borç ödedi, kimileri yıllarca kirada oturdu. Sonunda bir ev sahibi olabildiler.
Onlara “şanslı kesim” diyoruz.
Ama gerçekten şanslılar mı?
Sistem bize daha çocuk yaşta ne söylüyor?
Oku.
İyi bir okul kazan.
İş bul.
Çalış.
Para kazan.
Ev al.
Çocuklarını okut.
Onların iyi bir geleceği olsun.
Sonra çocuklar büyüyor.
Onların okul masrafları, kursları, ihtiyaçları…
Kira, faturalar, krediler, borçlar…
Eğer bir de çocuklar evleniyorsa, bu kez düğünü, evi, eşyası derken başka bir hayat mücadelesi başlıyor.
Derken insan bir bakıyor, yıllar geçmiş.
Hayat boyunca borç ödemişsin.
Çalışmışsın.
Didinmişsin.
Çocuklarının iyi yerlere gelmesi için kendi hayatından vazgeçmişsin.
Kendine ayırdığın zaman hep “sonra”ya kalmış.
“Emekli olunca gezeriz.”
“Çocuklar büyüyünce rahatlarız.”
“Borçlar bitince yaşarız.”
“Biraz daha çalışalım, sonra…”
Ama o “sonra” bir türlü gelmemiş.
Sonra yaş ilerliyor.
Vücut artık eskisi gibi değil.
Hastalıklar başlıyor.
Baston giriyor hayatına.
Bir zamanlar merdivenleri ikişer üçer çıktığın günler geride kalıyor.
Karı koca birkaç yıl gerçekten hayatın tadını çıkarabilirsen ne mutlu…
Sonra biri gidiyor.
Diğeri kalıyor.
Ve bütün bu yaşadıklarımızın adına “hayat” diyorlar.
Bazen sırtında küçücük bir çantayla dünyayı gezen insanlara imreniyorum.
Bir sabah kalkıp “Ben gidiyorum” diyebilmek…
Bir uçağa, trene ya da otobüse binip bilmediğin bir şehre gitmek…
Yeni insanlar tanımak.
Yeni sokaklarda kaybolmak.
Deniz başka, gökyüzü başka, hayat başka…
Bunun için gerçekten cesaret gerekiyor.
Belki de en büyük cesaret, bize yıllarca anlatılan hayatın dışına çıkabilmek.
Şimdi gelelim bugüne…
Ne sen söyle, ne ben anlatayım.
Herkesin dilinde siyaset.
Zam.
Geçim sıkıntısı.
Kira.
Faturalar.
Emeklilik.
Gelecek kaygısı…
Ve bitmeyen bir mutsuzluk.
İnsanlar neden mutsuz?
Neden yıllarca çalışan insanlar emeğinin karşılığını aldığını hissedemiyor?
Neden hayatımızı sürekli bir şeyleri yetiştirmeye çalışarak geçiriyoruz?
Neden çocuklarımızın geleceğini düşünürken kendi hayatımızı yaşamayı unutuyoruz?
Bu soruların cevabı uzun.
Öyle bir iki cümleyle anlatılacak gibi de değil.
Ama belki de bütün bu karmaşanın içinde kendimize küçük bir iyilik yapabiliriz.
Hayatı sadece çalışmaktan, para kazanmaktan, borç ödemekten ve başkalarının beklentilerini karşılamaktan ibaret görmeyelim.
Bir kitap okuyun.
Bir dostunuzla uzun uzun sohbet edin.
Deniz kenarında yürüyün.
Bir yere gidin.
Yeni bir şey öğrenin.
Müziğin sesini biraz açın.
Çocuklarınızla, sevdiklerinizle daha çok vakit geçirin.
Ve en önemlisi…
Kendinizi mutlu edecek bir şey mutlaka bulun.
Çünkü hayatın bize kaç yıl verileceğini bilmiyoruz.
Ama elimizde olan yılları nasıl yaşayacağımıza dair hâlâ küçük de olsa bir seçim hakkımız var.
Belki de hayat, sadece ne kadar yaşadığımız değil; yaşarken ne kadar gerçekten “yaşadığımızla” ilgilidir.
Eski Foça’dan bakınca insan bunu daha iyi anlıyor.
Deniz aynı deniz…
Güneş aynı güneş…
Ama insanın hayatı bir kere geçiyor.
Kendinize iyi bakın.
Sevgiyle kalın.
