HAYAL BU YA…
Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Ahmet Koçak makalesinde; Yozgat/Sarıkaya Ortaokulu’nda 1970 yılında birinci başlayan, dört sınıflı yüz elliye yakın öğrenci yeniden bir araya gelse. Yıkılan okulumuz bize kapılarını açsa. Hocalarımızı da çağırsak,( Hayal bu ya; ölenler de gelse) bize yeniden ders anlatsalar. Konunun anlaşılıp anlaşılmadığını ölçmek için, “Ne anladınız” diye sorsalar. Sıraların arkasına saklansak bizi bulamasalar.
Boş bir derste yeni öğrendiğimiz teknikle karikatür çizsek. Yanına konuşma balonu çıkarıp komik şeyler yazsak. Eserimizi(?) arkadaşlarla paylaşmak istesek. Sınıf başkanına yakalansak. Müdüre bildirse. İşiyle uzun süre meşgul olan müdür uzunca bekletip, tepeden bakarak sorsa:
“Adın ne? Kaç tane zayıfın var? Dört tanecik mi? Demek dört tanecik zayıfın var bir de resim yapıyorsun ha!” dedikten sonra odanın içinde dört döndürerek dövse. Can havliyle kapı kolu elimize gelse. Kendimizi dışarı atsak. Kaçtığımız sırada müdür -hiç gülmeyen- kahkahalarla arkamızdan gülse?
Dayak sadece ortaokulda değil, her yerde olsa… Çarşıda gezerken müdüre yıldızı kaymış şapkamızla yakalanıp iki okkalı şamar yesek.
Bir yaşanmışlık araya girse;
İlkokul bire kayıtsız olarak devam ettiğim; beş sınıfın bir arada okuduğu, toprak damlı bir odada çalışan ilkokul öğretmeni, ders sırasında birçok çocuğu adam akıllı döverdi. Burnundan oluk gibi kan akan bir çocuğun kanamasını durdurmak için kâğıt yakıp küllerini çocuğun kanayan burnuna bastı. Kanamayı durduramadı… Çocukların öğretmenden korkmalarına, başarısız olmalarına, belgelenip öğrenim hayatlarını sonlandıran öğretmene;
“Buna hakkın var mıydı?” diye sormaya cesaret edebilsek.
O yıllarda çok ders anlatıp, çok konuşanlar -doyuma ulaştıklarından olsa gerek- ileriki yaşlarında konuşma konusunda suskunluğa büründüler. Sonraki yıllarda konuşamayanlar konuşmaya başladı. Zira onlar büyük bir konuşma isteği ve arzusundaydılar, içlerinde bir ukde kalmıştı.
Kara Mehmet, kendi kara, takım elbisesi kara, kravatı kara, gömleği kara, gömlek düğmeleri kara, ayakkabısı kara, çorapları kara, çorabındaki desenler kara, bahtı kara biri idi. Hepsinin başkanlığı bitti onunki bitmedi; kimi görse hâlâ numarası ile hitap eder;
“Hoş geldin 343 Ahmet. Nassın? …
Ortaokul birde başkan olup lise bitene kadar devam eden kadrolu sınıf başkanlarına:
“Siz bir daha sınıf başkanı olmayacaksınız. Hiç sınıf başkanı olamayan yüzlerce çocuk var. Biraz da onlar yapsınlar” desek.
İspanyol paça pantolonun altına topuklu ayakkabı giyip çevrede en güzel halayı çeken Şevket’e
“Öyle yağma yok Şevket! Bundan sonra İspanyol paça (35cm) pantolonlarının altına topuklu ayakkabıları çekip halay çektiğini görmeyelim. Bu kadar hava attığın yeter! Biraz da diğer arkadaşların İspanyol paça pantolon giyip çeksinler güzelim halayları.” dileğimizi Şevket halaya başlamadan acele söylesek. Halaya başlarsa kimse durduramaz O’nu.
Duran’a:
“Duran bak kardeşim en güzel şapkanla, jilet gibi takım elbisenle, her gün sinekkaydı tıraşınla hava attığın yeter! Bundan sonra o şapkayı da, o takım elbiseleri de giyemeyeceksin! Diğer arkadaşların imreniyorlar. Biraz da onlar giysinler.” desek. Duran’a herhangi birinin hırpani elbisesini, ay yıldızı kırık, sarı şeridi yerinden çıkıp sarkmış bir şapkasını giydireceksin. O halde Okul Müdürü Turan Beyle Baran Caddesi’nde karşılaşacaksın… desek. O ceza ona yeter!
Haşmet’e:
“Bak Haşmet kardeş, tamam anladık güzel bir sesin, hemen şarkıya başlama iştiyakın var. Ancak, senden başka da ‘akşam olup hüzünlenmek isteyenler’ var. Tamam, Ahmet söylemesin, O’nun sesi kötü de, hepsinin mi sesi kötü? Vardır elbet koca sınıfta sesi güzel olan, şarkı söylemek isteyenler. Biraz da onlar söylesinler.” Haşmet’inden korkmadan Haşmet’e diyebilsek.
Sarıkayalı adını bilmediğim sarhoş adama:
“Be hey Allah’ın sarhoşu, neden içip içip sarhoş oluyorsun da, Sarıkaya sokaklarında naralar atarak insanları tedirgin ediyorsun? Sarhoşluğunu mutlu mutlu evinde yaşamıyorsun? İnsan evinde içkisini içer, Orhan Gencebay’ı açar, bir de muhabbet edeceği arkadaş bulur, muhabbetini yapar be adam! Hiç mi Aydın Boysan okumadın? Dur ne yaptığını anlatayım:
Bir gece, Sarıkaya’nın ortaokuluna giden öğrencilerinden otuz kırk kadarı, eski terk edilmiş hamamlarının kapısı olmayan tahta soyunma odalarında anadan üryan soyunup, zifiri karanlıkta mutlu mutlu, dize kadar gelen sıcak suda yıkanırlarken sen naralar atarak üstü açık hamamın duvarlarına koca koca taşlar attın. O çocukların paniklemesine sebep oldun. Zavallılar korkundan canlarından kıymetli elbiselerine yöneldiler doğal olarak. Alel acele elbisesini göğsüne basan hamamı koşarak terk etti. Hoş elektrik olmayan sokaklardan evlerine kadar anadan üryan koşmalarında bir sakınca yoktu. Lakin, lüks lamba ile aydınlatılan kahvelerin penceresinden dışarı bakan zavallı Sarıkaya sakinlerinin gördükleri manzara onlara ölene kadar yetmiş olmalı! Düşünsenize kahvenin penceresinden dışarı bakıyorsunuz; elbiselerini kucaklamış, on birle on sekiz yaş arasında gençler anadan doğma; ışığın vurduğu beş metre karelik alanda bir görünüp bir yok oluyor, çekirge sürüsü gibi dağılıyorlar. Be sarhoş adam, tamam o çocuklara acımadın da, kahvede kendi halinde oturan zavallı kahve sakinlerine de mi acımadın? O görülen manzara unutulur mu?” diye sarhoşa çıkışsak.
Bahçeliklerde çemen ekmeklerimizi afiyetle yiyip, oluşan enerji patlamasıyla başlasak güreşip, boğuşmaya. Canımızdan değerli pantolon ve ceketlerimizin diz ve dirseklerinin yeşile boyanıp bir daha çıkmayacağının sonsuz üzüntüsüyle, ilçenin en yaşlı söğüt ağacının altına oturup, ağacın gövdesine sırtımızı dayasak. Ne olacak bu dizlerdeki, dirseklerdeki yeşil lekelerin hali, diye düşünsek.
Biraz sonra Necip başlasa anlatmaya:
“Biliyor musunuz? Bu altında oturduğumuz ağaç tarihi bir ağaçtır. Adı da Zatülenver’dir. Türkiye’nin en yaşlı, en büyük ağacıdır. Yavuz Selim, İran seferine giderken ordusunun öğle yemeğini bu ağacın gölgesinde yedirmiştir.” demesine inansak. Ağacın büyüklüğünü anlamak için iki kişi kucağımızla ölçüp;
“Anam! Tam ikimizin kulacı kalınlığında!” deyip senin bu engin(?) bilgine hayran kalsak.
Otuz yaşımıza kadar o ağaç, belleğimizde Türkiye’nin en yaşlı ve en yüce ağacı olarak kalsa.
Aradan yıllar geçip dünyayı gezdikten sonra Bursa İnkaya’daki bir dalı bile senin ağacının üç katı büyüklükte olan o tarihi çınarı görünce Zatülenver gözümüzden düşse.
Tek Mehmet’in dükkânına girsek. Yirmi beş kuruşa çeyrek ekmek çemen sırasındayken kargaşadan yararlanan bir çocuk çemen ekmeğini alsa. Ardından yirmi lira verdim deyip para üstü istese. Kalabalıktan bunalmış Mehmet Emmi de çocuğa para üstünü verse.
Afiyetle çemen ekmeğini yerken çocuğa:
“Sen yirmi lira vermedin. Hem bedava çemen ekmek aldın. Üstüne üstlük bir de diş kirası on dokuz lira yetmiş beş kuruş aldın.” desek. O da bize dönse:
“Susun lan dimeyin! Galabalık oluncu hep böyle yaparım. Bazı on lira, bazı beş lira verdim der para üstü alırım.” diyen, adını ve simasını anımsayamadığımız o çocuğa dönüp:
“Türkiye’nin son otuz yılında yaşandığını duyduğumuz; dolandırıcılık olaylarında senin de parmağın var mı?” diye sorsak…
Ölenlere rahmet, yaşayanlara sağlıklı uzun ömür dileklerimle…

