Siyasetin Kâbusu: Zübükzadeler…

Hasan KAYA

  • 31 Ekim 2026 11:57
  • A+
    A-

Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Hasan Kaya makalesinde; Yaş ilerledikçe insanın öncelikleri değişiyor. Bir zamanlar her konuya yetişmeye, her tartışmada söz söylemeye ve herkese doğrularını anlatmaya çalışıyor. Ancak hayat, zamanla önemli bir gerçeği öğretiyor: Her mücadele kazanılmaya, her tartışma sürdürülmeye ve her insan ikna edilmeye değer değil.

Kader denilen ilahi takdir var…

Bu farkındalıkla birlikte insan, kendisini yoran olaylar ve kişilerle arasına mesafe koymayı öğreniyor. Dışarıdan bakıldığında kayıtsızlık gibi görünen bu tavır, aslında iç huzurunu koruma çabasından başka bir şey değil.

Çünkü bir süre sonra haklı çıkmanın verdiği geçici tatmin ile huzurlu kalmanın sağladığı kalıcı dinginlik arasındaki fark daha net görülüyor.

O noktadan sonra insan, enerjisini her kavgaya, her tartışmaya ve her açıklamaya harcamak istemiyor. Her şeye yetişmeye çalışmanın fark ettirmeden yorduğunu ve tükettiğini biliyor. Her konuda söz sahibi olmaya çalışmak yerine huzurunu korumayı tercih ediyor. Çünkü hayatın sonunda insan, haklı çıktığı tartışmaları değil, huzurlu kaldığı zamanları hatırlıyor.

İster yerel ister genel olsun, siyasetin içine vakum gibi çektiği Biga’nın meşhur Tahtakale’sinden uzak durmak da huzur ve dinginlik açısından kendimce aldığım tedbirlerden biriydi.

Ama geçen gün yolum düştü.

Dost meclislerinde, son dönemde siyasetten uzaklaşıp günlük yaşam ve insan hikâyelerine yönelen yazılarım bazı arkadaşlarımın eleştirilerine konu oldu.

“Sen de eskiden eleştirdiğin o böcek, çiçek ve doğa yazılarını yazmaya başladın.”

Haklılar mıydı?

Evet, haklıydılar.

Çünkü insan bazı şeylerden vazgeçtiği için değil, bazen yorulduğu için uzaklaşıyor. Sürekli aynı tartışmaların içinde olmak, aynı kavgaları dinlemek ve aynı hesaplaşmalara tanıklık etmek bir süre sonra insanı yoruyor.

Bu nedenle bazen bir ağaca bakmak, denize olta sallayıp beklemek, suyun sesini dinlemek, bir kuşun ötüşüne kulak vermek ya da hayatın içindeki küçük güzellikleri yazmak daha anlamlı geliyor.

Çünkü doğanın kimseyi ikna etmeye, taraf olmaya ya da oy istemeye ihtiyacı yok. O sadece olduğu gibi duruyor ve çoğu zaman insana ihtiyaç duyduğu sükûneti veriyor.

Ama Tahtakale’ye uğrayınca anladım ki bazı yerler insanı kolay kolay bırakmıyor ve kaçmaya çalışsan da kendi içine çekiyor…

Bir köşede başlayan sohbet diğer köşede devam ediyor; yıllar geçiyor, isimler değişiyor, taraflar değişiyor ama meseleler pek değişmiyor. Sanki Tahtakale’nin görünmeyen bir hafızası var. Geleni gideni kaydediyor, eski hesapları saklıyor ve zamanı geldiğinde yeniden masaya sürüyor.

İşte o gün kendi kendime gülümseyip düşündüm.

Masadaki bir arkadaş, Kurtlar Vadisi’ndeki “Demedi Deme İbrahim” repliğinden söz etti. Ardından Muro karakterine atfedilen “Masada kâğıt biter ama Muro’da oyun bitmez” sözüne bağlayıp sözü yerel siyasete getirdi:

“Bak,” dedi, “seçime iki yıldan az zaman kaldı. Siyasetin zübükzadeleri yeniden görünür olmak, kendilerine yol açabilmek için kullanışlı aparatlarına ve trollerine haber yaptırarak ön plana çıkmak adına depar atmaya başlamışlar…”

Ben de uzak kalabilmek adına:

“Masada kâğıt bitse de zübükzadelerde oyun bitmez,” dedim.

Ama bazı oyunlardan uzaklaşabiliyorsun; oyun ise senden vazgeçmiyor. Çünkü bu memlekette masada kâğıt bitse de konuşulacak mevzu tükenmiyor. Bir konu kapanmadan yenisi açılıyor, bir tartışmanın ateşi sönmeden başka bir hesaplaşmanın dumanı yükseliyor.

Aldırmadım ama arkadaş bırakmaya niyetli değildi.

“Yerel bir haber sitesi, zamanında siyasetin içinde olan ve bir hayli tepki çeken birkaç isim saymış. Bunlar çok başarılıymış, üçte üç yapmışlar. Adamlar kendilerini nimetten sayıyorlar. Seçim başarısını sahipleniyorlar ama başarısızlığa gelince işin içinden sıyrılıyorlar…”

Gülümsedim.

Siyasetin belki de en değişmeyen tarafı buydu. Başarı ortaya çıktığında ortakların sayısı artıyor, başarısızlık geldiğinde ise herkes kalabalığın içinde kaybolacak bir yer arıyordu.

“Peki,” dedim, “bunu senin fark ettiğin gibi kendileri de fark etmiyor mu?”

Hiç duraksamadan cevap verdi:

“Bilmez olurlar mı? Adları gibi biliyorlar. Toplumdaki karşılıklarının olmadığını da, kendi ağırlıklarını da biliyorlar. Ama bazı insanlar aynaya bakmak yerine kalabalığın gölgesine sığınmayı tercih ediyor. Kalabalığın gücünü kendi güçleri gibi göstermeye çalışıyorlar. İnsanların gözünün içine baka baka bunu yaparken de kimsenin fark etmediğini sanıyorlar.”

Çaydan son yudumu alırken Tahtakale’ye bir kez daha göz gezdirdim.

Yıllardır değişmeyen şey belki de buydu. İsimler değişiyor, yüzler değişiyor, hatta masalar bile değişiyordu. Ama siyasetin bazı alışkanlıkları aynı kalıyordu. Kimi başarıya katkısı olmadığı hâlde pay biçiyor, kimi de kalabalığın içinde kendi gölgesini büyütmeye çalışıyordu.

Gerçekten siyasetin zübükzadeleri diyeceğimiz bu kişilerde masada kâğıt gerçekten bitse bile bunlarda oyun hiç bitmiyordu.

“Bekle,” dedi, “bitmedi…”

Sonra telefonunu uzatıp başka bir haberi gösterdi:

“AK Parti’de önümüzdeki dönemde açıklanması beklenen olası kongre takvimi öncesinde, Biga teşkilatındaki iç dengeler yeniden gündeme geldi…”

Haberi göz ucuyla okudum.

“Yani…” dedim.

“Yanisi manisi yok,” dedi. “Anlamıyor musun? Adamlar sürekli ‘biz’ diyorlar; başka bir söz de etmiyorlar…”

“Desinler…”

“Ne demek desinler? Bu parti bunları taşımak zorunda mı?”

“Taşımasınlar…”

“Taşımıyor zaten. Her fırsatta, her durakta adamları trenden indiriyorlar. ‘Gidin kardeşim, istenmiyorsunuz’ diyorlar, yetmiyor tekmeyi basıyorlar. ‘Toplumda karşılığınız yok’ diyorlar. ‘Partiye zarar veriyorsunuz’ diyorlar. Ama onlar zübükzadeliği meslek hâline getirmişler. Kendilerinde hak görüyorlar. Bir kapı yüzlerine kapanıyor, bu defa bacayı zorluyorlar. En küçük fırsatı yakaladıklarında da sanki hiçbir şey olmamış gibi zafer kazanmış bir komutan edasıyla yeniden hortlayıp ortaya çıkıyorlar.”

Bir an durup çayından bir yudum aldı.

“Pıtrak gibiler,” dedi. “Yapıştılar mı kolay kolay bırakmıyorlar.”

Sonra daha ciddi bir ses tonuyla devam etti:

“Ama bu sadece bugünün ya da tek bir partinin meselesi değil. Bu, memlekette siyasetin içine yerleşmiş eski bir alışkanlık. İsimler değişiyor, kadrolar değişiyor, tabelalar değişiyor ama bazı siyasetçiler sahneden inmeyi bir türlü kabul etmiyor. Kendilerine yer kalmadığında bile kalabalığın arasında kendilerine yer açmaya çalışıyorlar.”

Haklı olduğu taraflar vardı.

Üstelik mesele sadece bir partinin meselesi de değildi. İsimler değişiyor, tabelalar değişiyor ama siyaset sahnesinin arka planında aynı alışkanlıklar kendine yeniden yer buluyordu.

O an fark ettim ki siyasetten uzaklaşmaya çalışsam da siyaset benden uzaklaşmaya pek niyetli değildi. Tahtakale’nin bir köşesinde başlayan sohbet, dönüp dolaşıp yine aynı yere çıkıyordu.

Belki de insan siyasetten değil, siyasetin hiç değişmeyen yüzlerinden yoruluyordu.

Çay bardağının dibindeki son yuduma bakarken içimden şu düşünce geçti:

AK Parti’nin en zorlu imtihanı da galiba tam burada başlıyordu. Sadece rakipleriyle değil, kendi içine çöreklenmiş ve bir türlü sahneden çekilmeyi kabul etmeyen siyasi alışkanlıklarla da mücadele etmek zorundaydı. Çünkü bazı mücadeleler rakiplerle değil, kurumların içine yerleşen alışkanlıklarla veriliyordu.

YAZARIN SON YAZILARI
Umudun Gölgesini Kirletmek… - 10 Ekim 2026 12:32
Vicdanlara Dokunan Mücadele - 27 Eylül 2026 12:18
Okullar Açıldı… - 13 Eylül 2026 22:50
Bizim Mahallede Davutoğlu Vardı… - 6 Eylül 2026 21:31
Devlet Aklı ile Düşünmek… - 29 Ağustos 2026 11:14
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ

Yeni Slow Radyo Yüz Ağdası