EYLÜL… TEK BAŞINA BİR MEVSİM
Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Zeki Baştürk makalesinde;
Eylül geldi.
Ama nasıl geldiğini kendisi de bilmiyor sanki.
Ne yaza “Git” diyor ne de kışa “Gel.” İki mevsimin arasında kalmış, kendi başına bir mevsim olmuş. Biraz yaz, biraz sonbahar, biraz da yaklaşmakta olan kış…
Eylül’ün bir kararı yok.
Sabah kapıyı açıyorsunuz; hava serin. Gökyüzü gri, ortalık sisli puslu… “Sonbahar geldi,” diyorsunuz. Üzerinize bir hırka alıyorsunuz. Öğleye doğru güneş çıkıyor. Hırka fazla geliyor. Akşamüstü yağmur başlıyor. Bu kez de “Şemsiyeyi neden yanıma almadım?” diye hayıflanıyorsunuz.
Eylül’de hava tahmini yapmak, fal bakmaya benziyor. Meteoroloji ne derse desin, Eylül kendi bildiğini okuyor. Sabah güneşli başlayan gün, öğleden sonra yağmura teslim olabiliyor. Sabah üşüten serinlik, birkaç saat sonra insanı bunaltan bir sıcaklığa dönüşebiliyor. Şemsiyeyi alırsanız yağmur yağmıyor, almazsanız gökyüzü boşalıyor.
Üstelik Eylül yalnızca havayı değil, insanın ruh hâlini de değiştiriyor.
Bir sabah kendinizi yazın son günlerinde buluyorsunuz. Deniz, güneş, açık pencereler, geç saatlere kadar süren akşamlar… Daha yaz bitmemiş gibi. Ertesi sabah ise ağaçların yapraklarına bakıyorsunuz. Sararan bir yaprak, hafifçe esen rüzgâr, erkenden kararan hava size başka bir şey söylüyor:
“Artık yaz geride kaldı.”
İşte Eylül tam burada başlıyor.
Bir vedadır Eylül.
Ama öyle yüksek sesle yapılan bir veda değil. Sessizce gerçekleşen bir ayrılık…
Yaz, bavulunu yavaş yavaş topluyor. Kış ise henüz kapının dışında bekliyor. Eylül ikisine de ev sahipliği yapıyor. Belki de bu yüzden Eylül biraz hüzünlüdür. Ama yalnızca hüzünlü değildir.
Eylül aynı zamanda umut taşır.
Yeni başlangıçların ayıdır. Okullar açılır, kitaplar yeniden çantalara girer, defterlerin ilk sayfaları çevrilir. Sokaklar yeniden hareketlenir. Yaz tatilinden dönenler işlerine, okullarına, kentlerine, alışkanlıklarına yeniden kavuşur.Bir bakıma yaşam yeniden düzene girer.
Eylül, insanlara “Haydi, yeniden başlayalım,” der.
Ama bunu söylerken bir yandan da kulağımıza fısıldar:
“Her başlangıcın içinde biraz son vardır.”
Belki de Eylül’ün asıl güzelliği buradadır.
Ne tamamen yazdır ne tamamen sonbahar.
Ne sıcak ne soğuk.
Ne neşeli ne hüzünlü.
İkisinden de biraz…
Tıpkı insan gibi.
Biz de bazen Eylül gibiyiz. Bir yanımız geçmişte, bir yanımız gelecekte. Bir yanımız gitmek istiyor, bir yanımız kalmak. Bir yanımız eski günleri özlüyor, bir yanımız yeni günlerin heyecanını taşıyor.
Bazen güneşli, bazen bulutlu…
Bazen içimizde bahar, bazen sonbahar.
Belki bu yüzden Eylül bize bu kadar tanıdık geliyor.
Bugünlerde ne giyeceğimize karar veremiyorsak, bunu yalnızca hava durumuna bağlamayalım.
Eylül biraz da bize kendimizi anımsatıyor.
Yaşam da Eylül gibi değil mi zaten?
Sabah başka, akşam başka…
Bir gün güneş açıyor, ertesi gün yağmur yağıyor. Kimi zaman içimiz ısınıyor, kimi zaman birdenbire üşüyoruz. Bir gün umutla geleceğe bakarken, ertesi gün geçmişin bir anısına takılıp kalıyoruz. Tüm bunlara karşın yaşam sürüyor.
Eylül de devam ediyor.
Yaz ağır ağır çekiliyor.
Kış uzaktan kendini hissettiriyor.
Ağaçlar yapraklarını hazırlıyor.
Gökyüzü kararsızlığını sürdürüyor.
Biz de ne yapacağımızı, ne giyeceğimizi, hangi mevsimde olduğumuzu anlamaya çalışıyoruz.
Boş verin.
Şemsiyeyi de alın, güneş gözlüğünü de.
Bir hırka bulunsun yanınızda.
Çünkü Eylül bu…
Ne yaza “Git” diyor ne kışa “Gel.”
Kendi başına bir mevsim.
Tek başına bir mevsim…
