Demokrat Zafer

20 Yılda Yükselen Değerler Yine 20 Yılda Eridi!

20 Yılda Yükselen Değerler Yine 20 Yılda Eridi!

Bursa’nın tanınan siyasetçisi Diş Hekimi Tahsin Bulut’un 3’cü kitabının imza gününde siyasetçiler, iş insanları, sanatseverlerden yoğun ilgi. “Nerden Nereye” isimli kitabının imza günündeki ilgiden memnun olan Tahsin Bulut gazetemize önemli açıklamalarda bulundu.

Bulut; “Başlangıçta erdemliler hareketi olarak adlandırılan, 2003 Bursa 1. Olağan İl Kongresi’nden sonra benim de içinde bulunduğum, ülkemiz için giderek büyük bir yanılgıya, hayal kırıklığına ve talihsizliğe dönüşen, bir kısmı bizzat tanıklıklarım ekseninde gelişen Ak Parti iktidarının serüvenini anlatacağım.

Tarih sahnesinden büyük çilelerle çekilen Osmanlı İmparatorluğu’nun yerine, Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının önderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin temel hedefi, aklın ve bilimin önderliğinde “Modern Türkiye” idealini gerçekleştirmekti.

Bu amaca dönük olarak Cumhuriyet tarihimiz boyunca üç büyük değişim ve dönüşüm evresine tanıklık ederiz. Bunlardan birincisi Cumhuriyetin kendisidir. Yani Osmanlı’da ayak sürüyerek geliştirilen 134 yıllık modernleşeme çabalarının keskin dönüşümünün gerçekleştiği ve ulus devletin kurulduğu dönemdir bu dönem.

İkinci büyük dönüşüm 1946’da çok partili siyasal hayata geçiştir. Gerçi 1946 Seçimleri demokratik olmayan açık oy gizli tasnif esasına göre yapıldığından, esas çok partili demokratik hayatın başlangıcı olarak 1950 Genel Seçimlerini kabul ederiz.

Üçüncüsü de 1983’ten itibaren Turgut Özal’la başlayan, devletin üretimden çekildiği, liberal ekonomiye, serbest piyasa ekonomisine geçiştir.

Çok partili siyasal hayatımız, ayrı bir yazı konusu olacak büyük kırılmalarla 20. Yüzyıl’ı tamamladı. Bu çalışmanın münderecatında olmamakla birlikte, Ak Parti iktidarına giden yolu açan nedenlerden olması münasebeti ile kısaca özetlersek, 20. Yüzyıl’da çok partili siyasal hayatımız, Atatürk’e rağmen geliştirilen ‘Jakoben Kemalizm’in buyurgan, tepeden inmeci, halk katılımına kapalı ve oligarşilerin egemen olduğu bir çizgide seyretti.

Özellikle emperyalizmin desteklediği darbe süreçleri, militarizmin hemen her alanda belirleyici olması, merkeziyetçi elitist katı bürokratik devlet anlayışı, kentleşmedeki gecikme ve kötü kentleşme, batı standartlarında demokratik modern bir hukuk devleti inşa edebilmemizi engelledi.

21. Yüzyıl’a büyük hatalarla girdik

Merhum Turgut Özal, ‘Eğer büyük hatalar yapmazsak, 21. Yüzyıl Türkiye’nin ve Türklerin yüzyılı olacaktır’ demişti.

Özal’ın da ikinci döneminde sürüklendiği popülist politikaların egemen olduğu 90’lı yıllarda, kişisel ihtiras peşinde koşan, dünyadaki değişim ve dönüşümü zamanında göremeyen ufuksuz politikacıların yönetiminde ve militarizmin postmodern baskıları altında, Türkiye hem büyük hatalar yaptı, hem de dünyadaki değişim ve dönüşüme ayak uydurmada çok geç kaldı.

Ancak 3 Kasım 2002’de yapılan erken genel seçimlerde tek başına iktidara gelen Ak Parti ile Türkiye, hem 90’lı yılların büyük hatalarını telafi edebilecek, hem de her bakımdan dünyadaki değişim ve dönüşüme ayak uydurabilecek tarihi bir fırsat yakaladı.

Üstelik şimdiye kadar tam 18 yıl kesintisiz süren bu dönem, dünya konjonktürüne de bağlı olarak, her alanı iyileştirebilecek, tarihin altın tepsi içinde ülkemize sunduğu avantajlarla dolu bir dönemdi.

“Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” taahhüdü ile yolan çıkan Ak Parti iktidarı, hukuk düzeninden demokratik değerlere, kamu idaresinin şeffaflaştırılmasından liyakate, her alanda modernleşme iddialarından adalet içinde kalkınmaya kadar, oldukça hacimli bir program ve ilkelerden oluşan kuşatıcı ve manifesto niteliğinde bir program ortaya koymuştu.

Ak Parti’nin kuruluş felsefesi ne idi?

Özellikle parti programı, hiçbir alanda boşluk bırakmayan, modern Türkiye hedefini eksiksiz karşılayan bir içeriğe sahipti. Mesela programın giriş bölümünde şöyle denilmektedir:

“Partimiz, ideolojik platformlarda değil, çağdaş demokratik değerler platformunda siyaset yapmayı benimseyen bir partidir. Partimiz, laik, demokratik, sosyal hukuk devletinin, sivilleşmenin, inanç özgürlüğünün ve fırsat eşitliğinin esas kabul edildiği bir siyasal zemini benimser. Toplumları ve devletleri tahrip eden yozlaşma, yolsuzluk, usulsüzlük, çıkarcılık, iltimas, hukuk önünde ve fırsat açısından eşitsizlik, ırkçılık, partizanlık, despotluk gibi olumsuzluklar partimizin en yoğun mücadele alanlarıdır.”

Temel Hak ve Özgürlükler başlığı altında ise, “Partimiz laikliğin, din düşmanlığı şeklinde yorumlanmasına ve bu şekilde örselenmesine karşıdır. Laiklik, özgürlük ve toplumsal barış ilkesidir. Partimiz kutsal dini değerlerin istismar edilerek, siyaset malzemesi yapılmasını reddeder.” ifadeleri vardır.

Siyasi Yapılanma başlığı altında ise şöyle denilmektedir: “Partimizin iktidarında, başta bakanlar olmak üzere tüm atamalarda ehliyet ve liyakat esas alınacaktır.”

Hukuk ve Adalet başlığında da şu ifadelere yer verilmektedir:

“Özgürlükçü, tüm toplumun ihtiyaçlarına cevap veren, demokratik hukuk devleti ilkesine ve demokratik ülkelerin standartlarına uygun, toplum ile devlet arasında yeni bir ‘toplum sözleşmesi’ kurmayı hedefleyen, tümüyle yeni bir anayasa önerisi hazırlanacaktır. Yasama, yürütme ve yargı güçleri arasında denge ve denetim sağlanacak, kuvvetler ayrılığı ilkesi hassasiyetle uygulanacaktır.”

Ekonomi başlığında da, “Partimiz, ülke kaynaklarını bilgiye, teknolojiye ve verimliliğe dayalı üretim ekonomisini gerçekleştirmek için kullanacaktır” denilmektedir.

Yine başlangıçta çıkarılan eğitim kitaplarından Temel Kavramlar adlı çalışmada şunlar denilmekteydi:

“Muhafazakar Demokrat düşünceyi benimseyen Ak Parti’ye göre siyaset alanı, uzlaşı kültürüne dayanır. Ak Parti, sınırlandırılmış ve tanımlanmış bir siyasal iktidardan yanadır. Dayatmacı ve baskıcı bir hal alan otoriter ve totaliter anlayışları kabul etmez.” (Temel Kavramlar-sf.85-86)

3 Kasım 2002 Seçimleri öncesi Ak Parti’nin yayınladığı Seçim Beyannamesinde de şöyle denilmekteydi:

“İnsanların ekmek kadar, kendilerini gerçekleştirebilecekleri özgürlüğe de ihtiyaçları vardır.” (Seçim Beyannamesi sf.22)

Bu arada Ak Parti 2006 yılında kendi teşkilatlarına yönelik bir eğitim programı başlattı. Ben de o programda Bursa Teşkilatlarını eğitmek üzere ‘Siyasal Kimlik ve Dış Politika’ konu başlığında görevlendirildim. Ankara Genel Merkez’de aldığımız bir haftalık eğitimden sonra, dönüp Bursa’da üç ay süre ile parti teşkilatlarını eğittik.

Arşivimde hala bulunmakta olan eğitim dokümanlarında yazılı bazı hususları da bu giriş bölümünde paylaşmak isterim:

“Ak Parti’ye göre halk, askerlerin, dış güçlerin, totaliter partilerin, dini yapıların, ekonomik oligarşilerin ve güç odaklarının etkisi altında olmamalıdır. Ak Parti, hareketinin merkezine tek bir dini anlayışı, mezhebi veya etnik özelliği yerleştirerek ‘biz ve diğerleri’ ayrımı yapan, ayrışmacı siyaset tarzının Türkiye şartlarında kutuplaştırıcı bir tarz olduğunu gören bir siyasi partidir ve bunu kabul etmemektedir. Ak Parti, grup aidiyetini ve sivil toplumu önemli bulurken, cemaatçi bir yaklaşımı kabul etmemektedir. Ak Parti’ye göre ideal olan, seçimlere indirgenmiş mekanik bir demokrasi değil, idari, toplumsal ve siyasal tüm alanlara yayılmış organik bir demokrasidir.” (Ak Parti Teşkilat Eğitimi Eğitmen El Kitabı-sf.5-6-7-8-9)

Yine eğitim dokümanında ve Genel Merkezce hazırlanan powerpoint sunumda, din-siyaset ilişkisi üzerine şunlar denilmektedir:

“Din üzerinden siyaset yapmak, dini ideolojik bir araç haline getirmek, din adına dışlayıcı siyaset yürütmek, hem toplumsal barışa, hem de siyasi çoğunluğa zarar vermektedir. Dini bir ideoloji haline getirmek, devlet aygıtı marifetiyle toplumu din temelli olarak zorla dönüştürmeye çalışmak, hem topluma hem de dine yapılabilecek en büyük kötülüktür.”

Hem parti programında, hem seçim beyannamelerinde, hem de eğitim dokümanlarında, bütün alanları kapsayan daha pek çok demokratik kavrama, hukukun üstünlüğüne, şeffaflığa, katılımcılığa, yerinden yönetime, düşünce hürriyetine, liyakate,  özgürlüklere ve adalete vurgu yapan ifadeler yer almıştır.

Ak Parti’nin ilk yılları

Ak Parti iktidarının ilk yıllarında, kuruluş ilkeleri bağlamında, Avrupa Birliği perspektifli modern Türkiye hedefi yönündeki çabalar ile temel hak ve özgürlükler alanında yapılan iyileştirmeler, demokrasinin derinleştirilme çabaları, içeride ve dışarıda Türkiye’ye olan güveni artırıyor, yabancı sermaye girişini büyütüyor ve hızla ekonominin sayısal görünümünü iyileştiriyordu.

Nitekim 2009’a geldiğimizde, 2002’de 3200 USD civarında olan kişi başı milli gelir, önceki koalisyon döneminde Kemal Derviş’le birlikte alınan kararların korunması, mali disiplinin muhafaza edilmesi ve yukarıda ifade ettiğim demokratik gelişmeler neticesinde yaklaşık olarak 11.000 USD seviyesine çıkmıştır.

Ne var ki, 2009’dan itibaren bu güzel yürüyüşten yavaş yavaş uzaklaşmaya başlayan Ak Parti iktidarı, özellikle 2010 yılında yapılan Anayasa değişikliği sonrası, parti yöneticilerinin aslına rücu etmesiyle, eski reflekslerin ortaya çıktığı, ortak aklı dışlayan lider kültüne ve liyakati ıskalayan yandaş kayırmacılığına dayalı bir yönetim biçimine evrilmeye başladı.

İşte Ak Parti’nin büyük yanlışlarından özetler:

Rövanşist siyaset

Rövanşist siyaset anlayışı ile hareket edilerek, Türkiye’nin önemli kurumlarını kontrol altına aldıktan sonra, ideolojik takıntılar üzerinden geçmişten hesap sorma, hemen her konuda intikam alma yoluna gidildi. Safları sıklaştırma amacıyla kutuplaştırıcı ve nefret dilinin egemen olduğu bir siyasi anlayış, toplumu kalın çizgilerle ayrıştırdı.

Bu noktada denilebilir ki, Ak Parti’nin ilk yıllarında zinde güçlerin iktidarın meşruiyetini kabul etmeme, partiye açılan kapatma davası, “367 Krizi” ve benzeri gerekçeler, Ak Parti yönetiminin intikamcı noktaya sürüklenmesinde pay sahibidir. Bu argüman kısmen doğru olmakla birlikte, güçlü liderlik edebilme becerisi ve başarısı karşısında tutarsız bir argümandır. Güçlü liderlik, tam da zor zamanların işidir. Yani esas liderlik, ülke yönetiminin tamamını kontrol altına aldıktan sonra, ferasetli davranma, geleceği okuma ve geleceği yönetme becerisi ile mücehhez bir duruşu ifade eder. Bu duruşu maalesef Ak Parti liderliğinde göremedik.

Rövanşist siyaset anlayışı, kendi zenginini yaratma çabasından kendinden olmayanı dışlamaya, devlette  ideolojik kadrolaşmadan kayırmacılığa, hak ve özgürlüklerden adalete,  mimariden kültür ve sanata, eğitimden inancın alanına kadar her yeri adeta kuşatmıştır.

Kamuya eleman alımı, eskiden olduğu gibi fakat sadece aktörlerin değiştiği biçimde yine parti binalarında şekillenmekte, sosyal medyada yazdıkları suç teşkil etmeyen eleştirel mesajlar yüzünden insanlar hapse atılmakta, günümüz mimarisi ile yapılması gereken cami, kamu binası ve benzeri binalar, 800 yıl öncesinin mimarisi taklit edilerek yapılmakta,  televizyon dizileri ile tarihi olaylar ve şahsiyetler gerçek dışı mesajlarla işlenmekte, seküler eğitime karşı teoloji eğitimi veren okullar üzerinden yeni bir eğitim sistemi kurgulanmakta, geçmişte mağdur edildikleri iddiaları üzerinden cemaatler, tarikatlar devlete egemen kılınmaya çalışılmaktadır.

Yani eskiden jakobenizm, egemen güçler, şeffaf olmayan kamu yönetimi, yöneten ve yönetilen ayrımı, halkın mağduriyeti, adaletsizlik, antidemokratik uygulamalar, kamu kaynaklarının yandaşlara peşkeş çekilmesi, yolsuzluk ve rüşvetin sürüp gitmesi diye yakındığımız çarpık sistemde bir değişiklik olmadı, sadece aktörler değişti.

Bu rövanşist siyaset ve rövanşist siyasete karşı güçlü liderlik bağlamında konuyu, Nelson Mandela örneği ile biraz daha açmak istiyorum. Bir kabile reisinin oğlu olan Mandela bildiğiniz gibi, Güney Afrika’da siyahlara uygulanan ayrıma (Apartheid) karşı mücadelenin, 27 yıl hapis yatan abideleşmiş ismidir. Güney Afrika’da beyazlar, 1990’a kadar siyahlara yıllarca akla gelebilecek pek çok insanlık dışı muameleler yapmış, okullarını, hastanelerini, restoranlarını ayırmış, adeta zulüm uygulamışlardır.

1990’da seçildiği Güney Afrika Devlet Başkanlığı görevi sırasında, beyazlardan çok şiddetli intikam alacağı bekleniyordu. Ama Mandela, partisi içindeki baskılara ve taraftarlarının rövanşist çağrılarına rağmen öyle yapmadı. Tüm kin, nefret ve intikam duygularından arınarak, dünyaya büyük bir insanlık dersi verdi ve beyazlarla siyahlara eşit muamele yaptı.

Elbette Türkiye’de Güney Afrika örneğindeki gibi bir ayrımcılık hiç olmadı. Ama Mandela örneği, siyahların uğradığı hapis, ölüm, işkence ve idam gibi zulümlere karşı bile rövanşist davranmayacak kadar yüksek bir erdemlilik içermesi bakımından önemlidir.

Yolsuzluklar meselesi

Yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklarla mücadele iddiasıyla yola çıkan Ak Parti, bu iddialardan vazgeçerek, merkezde ve yerel yönetimlerde hızla yolsuzluk batağına saplandı.

Kamu İhale Kanunu’nunda yapılan değişikliler konusunda 17 yıllık verilere ulaşabildim. 17 yılda yaklaşık 190 kez değiştirilen Kamu İhale Kanunu’nda 2018’de yapılan düzenlemeleri, Sayıştay’ın uygun bulmamasına rağmen iktidar hayata geçirmiş ve Sayıştay denetçilerinin hiçbir görüşü ciddiye alınmamıştır.

Yolsuzluğa adı karışan bakanlar istifa ettirilmiş, ancak yargı önüne çıkarılmamış, hatta Egemen Bağış Büyükelçilikle (Prag Büyükelçisi) taltif edilmiştir. Reza Zarrab denilen İran asıllı iş insanından çok pahalı bir saat hediye alan bakan Zafer Çağlayan, bu durumun meşruiyetini kamuoyunu ikna edebilecek biçimde açıklayamamıştır.

Öte yandan özellikle inşaat rantı üzerinden kentler adeta yağmalanmış, belediyeler eliyle bu rantlar sayesinde siyasetin finansmanı sağlanmış, çoğulculuk göz ardı edilerek, halkın yerel yönetim süreçlerine katılımına müsaade edilmemiştir. Şeffaflığa izin verilmeyerek, yerel kaynaklardan keyfi uygulamalarla çeşitli vakıflara çok miktarda paralar aktarılmış, yandaş medya finanse edilmiştir.

Uluslararası şeffaflık örgütünün (Transparency İnternational) 2012’deki yolsuzluk raporunda Türkiye bir önceki yıl, 180 ülke arasında 61’inci sıradayken, 2012’de 54’üncü sıraya yükseldi. Yani Türkiye, yolsuzlukla mücadelede iyileşme gösteren ülkeler arasında yer almıştı. Bu hususu o dönemde başbakan sıfatı ile Sayın Erdoğan iyi bir veri olarak televizyonlardan paylaştı.

Aynı kuruluşun 2018 yılı raporunda, Türkiye, Gana, Hindistan, Burkino Faso, Kuveyt gibi ülkelerle aynı puanı alarak 78’inci sıraya geriledi. 2019’da ise bu ülkelerin de gerisine düşerek, 91’inci sıraya indi.

Yasakların sıradanlaşması ve özgürlüklerin sınırlandırılması

Özgürlüklerin alanı, nasılsa halk desteği arkamızda düşüncesinden hareketle olacak ki, mütemadiyen daraltıldı, temel hak ve özgürlükler adeta askıya alındı. Eleştiri yapan herkese, düşman gözü ile bakılır oldu. Tutuklu gazeteci sayısı hiçbir dönem olmadığı kadar çoğaldı.

2002 Seçim Beyannamesinde, “İnsanların ekmek kadar, kendilerini gerçekleştirebilecekleri özgürlüğe de ihtiyaçları vardır” diyen Ak Parti iktidarı, 2020’ye geldiğimizde özgürlükleri kısıtlayan, her muhalefet edene vatan haini damgası yapıştıran bir iktidara dönüşmüştür.

Özgürlüklerin kısıtlanması konusu o derece gemi azıya aldı ki, TBMM’deki Ak Partili milletvekillerinin dahi konuşma özgürlüğü çok sınırlı hale geldi. Hatta herhangi bir eleştiri yapmaları mümkün değildir. Yani milletvekili de özgür değildir.

Merkezi Washington’da bulunan ve demokrasi, insan hakları ve siyasi özgürlüklerin teşvik edilmesini amaçlayan düşünce kuruluşu Freedom House’un (Özgürlük Evi), ‘Dünyada Özgürlükler 2020’ raporunda Türkiye, geçen yıl olduğu gibi bu yıl da ‘Özgür Olmayan Ülkeler’ kategorisinde yer aldı.

Bu ülkelerin arasında durumu en kötü olan ülkeler olarak, Suudi Arabistan, Kuzey Kore, Türkmenistan, Tacikistan, Sudan, Güney Sudan, Suriye, Özbekistan, Libya, Somali, Eritre, Ekvator Ginesi ve Orta Afrika Cumhuriyeti var.

Türkiye’nin raporda, özgür olmayan ülkeler grubuna dahil edilmesinde, Cumhurbaşkanlığı ve Parlamento seçimlerinin aynı anda ve olağanüstü hal şartlarında yapılması, önemli bir etken olarak belirtiliyor.

Ak Parti iktidarında gelinen son nokta itibarı ile, grev yasakları, etkinlik ve gösteri yasakları, toplantı yasakları adeta rutin yasaklara dönüştü. Özellikle valilere tanınan yetkilerle bu yasakçı zihniyet ayyuka çıkmış vaziyettedir.

Yasaklardan hem toplumsal muhalefet hem de siyasi muhalefet nasibini almaktadır. Medya yasakları ile halkın haber alma özgürlüğü adeta ortadan kaldırılmıştır. Muhalif yayın yapan televizyonlar, gazeteler ağır baskı altındadır. Türkiye Cumhuriyeti tarihinin hiçbir hükümeti döneminde, medya üzerinde bu derece baskı görülmemiş, ulusal ve yerel medya bu derece kontrol altına alınmamıştır.

Yoksullukta değişen bir şey yok

TÜİK verilerine baktığımızda, en yüksek gelire sahip yüzde 20’lik grubun toplam gelirden aldığı pay, 2018’de bir önceki seneye kıyasla 0,2 puan artarak yüzde 47,6 ve en düşük gelire sahip yüzde 20’lik grubun payı 0,2 puan azalarak yüzde 6,1 oldu.

Yani en zengin ile en fakir kesimler arasındaki oran, zengin kesim lehine büyümeye devam ediyor. 2002 ile kıyaslandığında zengin fakir uçurumu, gelir dağılımı dengesizliği değişmemiştir.

Avrupa Birliği süreci adeta askıya alındı

Avrupa Birliği müzakere sürecine rağmen, AB’nin de haksız tutumunu bahane ederek “Modern Türkiye” hedefinden vazgeçilip, “Siyasal İslam” eksenli bir politik tutumla Türkiye’nin yüzü Ortadoğu’ya döndürüldü.

Oysa AB ile entegrasyon sürecinde hızla yol alan Türkiye, hem Orta Asya, hem Ortadoğu hem de dünyanın gelişmiş ülkeleri ile daha sağlıklı ve güçlü ilişkiler kurabilirdi. Etkin küresel aktör ve bölgesel güç olma yolundaki mücadelesini tahkim edebilirdi.

Özellikle 2011’den sonraki AB İlerleme Raporlarında, Ak Parti iktidarının AB’den uzaklaştığı yönündeki tespitlere kayıtsız kalınmış, bu hususlarda iyileştirme yönünde hiçbir adım atılmamıştır.

AB’nin elbette haksız tutumları, çifte standartları, Türkiye ile ilgili çatlak sesleri vardır. Avrupa siyaseti her zaman ikiyüzlüdür. Ancak Türkiye bu zorlu mücadeleyi bilerek yola çıkmıştır. “Kopenhag Kriterlerini Ankara Kriterleri yaparız” sözü çok güzel de, bu yönde bir adım olmayınca, sözler havada kalmaktadır. Müzakerelere konu olan 35 başlıkta kolayca yapılması gerekenler bile ihmal edilmiştir.

Öte yandan Rekabet Politikası, Kamu Alımları, Yargı ve Temel Haklar, Adalet Özgürlük ve Güvenlik, Eğitim ve Kültür Politikaları başlıklarında, AB Müktesebatı ile uyuşmayacak adımlar atılmış, verilen sözlerden geri dönülmüştür.

Zaman zaman piyasalara faydası olacak oportünizmi ile, AB’ye katılma noktasında istekli olduğumuz vurgulanmakta, ancak muhataplarımızda bunun bir karşılığı olmadığı anlaşılmaktadır.

Ekonomide yoldan sapma

Ekonomide 2002 sonrası tüm dünyada bol paralı bir dönem yaşandı. ABD kendi parasına verdiği faizi düşürünce, dövizin bol olduğu ve yabancı sermayenin dünyayı dolaştığı bir döneme girildi. Bundan en çok yararlanan ülkelerden biri de Türkiye oldu. 1999’daki son koalisyon döneminde gerçekleştirilen yapısal reformların titizlikle korunması ve ilave yapısal dönüşümlerin hayata geçirilmesi sayesinde Türkiye ekonomisinde, kişi başı milli gelirde ve döviz darboğazında ciddi iyileşmeler oldu.

Fakat ne olduysa, ilerleyen zamanlarda hem mali disiplinden uzaklaşıldı, hem yeni reformlardan vazgeçildi, hem de popülist ve kayırmacı politikalarla har vurup harman savrulmaya başlandı. Kamu kaynakları yandaş kuruluşlara peşkeş çekilmeye, inşaat rantı üzerinden ekonomi politikası oluşturulmaya çalışıldı.

Nihayet reel sektöre, teknolojiye yatırılması gereken o bol paralar AVM ve konut inşaatlarına gitti. Bir taraftan merkezi yönetim, diğer taraftan yerel yönetimler, önceliklerden ziyade, oy getirisi olan popülist nitelikli yatırımlara yönelerek Türkiye ağır dış borç yükü altına sokuldu. 2002’de dış borç stoku 129.6 milyar dolarken, 18 yıllık Ak Parti iktidarı döneminde 3.4 kat artarak yaklaşık 437 milyar dolara ulaştı.

2000 yılında dünyanın 17’nci büyük ekonomisi olan Türkiye 2019’da 20’nci sıraya geriledi. Böyle giderse G-20’nin dışına çıkma ihtimali yüksek gözüküyor. Dünya ekonomisindeki payımız 2013’te yüzde 1.24 iken, 2019’da 40 yıl önceki paya yani yüzde 0.86’ya geri döndük.

Öte yandan bugün itibarı ile dövizdeki büyük artış piyasaları allak bullak etmektedir. 2002 yılında Ak Parti iktidar olduğu dönemde, 1 ABD doları 1.513.102 TL yapıyordu. Üç sıfırı o zaman attığımızı varsayarsak 1 USD 1.513 TL demekti. Oysa şimdi gelinen noktada 1 ABD Doları 7.86 TL yapmaktadır. Yani ekonominin sayısal görünümü 2002 öncesinden çok daha kötüdür. Yine önemli bir ölçü olması bakımından ifade etmek lazım. Dünya Küresel Finans Merkezleri sıralamasında İstanbul 2014’te 42’nci sıradayken, 2018’de 68’inci sıraya gerilemiştir.

Bu arada ortaya konulan ekonomik program ve hedeflerin hiç birisi tutturulamamıştır. Mesela, 2011 Seçim Beyannamesi ile açıklanan “2023 Hedefleri” adlı programda, milli gelir 2 trilyon dolar, ihracat 500 milyar dolar, kişi başı yıllık ortalama gelir de 25 bin dolar olarak ortaya konulmuş, ancak bu hedeflerin hepsinden yine iktidarın yaptığı revizyonla vazgeçilmiştir.

O revizyon programında 2 trilyon dolarlık milli gelir taahhüdü, 875 milyar dolara, 500 milyar dolarlık ihracat tahmini ise, 214 milyar dolara çekilmiştir. 2020 için enflasyon hedefi 9.8 olarak öngörüldü, daha şimdiden yıllık bazda enflasyon 11.75 olarak açıklandı. Ayrıca piyasadaki pahalılığa bakınca, enflasyon rakamı inandırıcı gelmiyor.

Yine rakamlarla devam edelim. 1923’ten 2002’ye kadar tüm Cumhuriyet hükümetlerinin 79 yıldaki toplam harcaması dolar kuru üzerinden 713 milyar dolardı. Ak Parti döneminde 18 yılda harcanan para ise 3 trilyon doları geçmiş vaziyette. Çok övünülen bölünmüş yollara harcanan para, sadece 26 milyar dolar civarındadır. Yani 3 trilyon dolarlık bu büyük harcama, devlet idaresinin rutin işlerine, okul yapımlarına, yerel yönetimlere, üniversitelere, hızlı trene ve diğer kamu yatırımlarına harcanmıştır.

Yap-İşlet-Devret modeli ile, köprü, havalimanı, otoyol, şehir hastanesi gibi yaklaşık 160 milyar dolara yapılan projelere ise bu 3 trilyon dolardan aktarılmamıştır. Bu paralar, önümüzdeki 25-30 yıllık periyotta hazine garantisi verilerek, ödenmeye yeni başlanmış ve ödenmeye devam edilecektir.

Bütün bu ağır tabloya, ekonomi yönetiminin sürekli tozpembe bir tablodan bahsetmesine, “gelecek ay bu aydan çok daha iyi olacak” demesine rağmen, her geçen ay ekonominin sayısal görünümü kötüleşiyor. Bu tutarsızlıklar karşısında ekonomi yönetimine olan güven içerde ve dışarıda dip yapmış durumda. Oysa ekonomide güven, çok önemli bir faktördür. Nitekim tarihi tecrübeden biliyoruz, 1994 ve 2001 ekonomik krizlerinin nedenleri arasında en ağırlıklı etken güven eksikliği idi.

Diğer taraftan birçok ciddi ekonomi otoritesinin söylediği gibi, Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik buhranın arka planında, hukuk düzenindeki bozulmanın, temel hak ve özgürlüklerdeki sınırlamaların, şeffaf olmayan kamu yönetiminin, kayırmacılığın, liyakat esaslı olmayan yönetim anlayışının, TBMM denetiminden uzaklaşmanın, yolsuzlukların,  serbest piyasa ekonomisinin temel direği olan eşit rekabet koşullarının ortadan kaldırılmış olmasının, direkt ve dolaylı etkileri vardır.

Bütün bu etkenleri ortadan kaldırmanın tek yolu da yine ciddi ekonomistlerin söylediği gibi ancak yapısal reformlarla mümkün olabilir. Bu yapısal reformlar ise sosyal, siyasal ve ekonomik alanı kapsayacak biçimde, bütüncül olarak ortaya konulmalıdır. Nitekim 2001 krizini yapısal reformlarla aştık. Ak Parti’nin 2011’e kadar ki ekonomik başarısı, o reformların ürünüydü. Bugün de başka çaremiz yoktur, ancak mevcut iktidar reform yapma yeteneğini kaybetmiştir.

Netice itibarı ile şunu söylemek mümkün. Ak Parti dönemi Türkiye için, gelişmiş ülkeler ligine çıkma hususunda tarihi bir fırsatın kaçırıldığı dönem oldu. Oysa başlangıçtaki tutumla yola devam edilseydi, rövanşist politikalara sapılmasaydı, yolsuzluğa, kayırmacılığa prim verilmeseydi, hukukun üstünlüğüne saygılı, herkesin yararına bir düzenden yana olunabilseydi, Türkiye orta gelir tuzağı denilen milli gelirin 15 bin dolarları aşamadığı durumu yaşamayacaktı ve muhtemelen kişi başı milli gelir bugün için 20 bin doların üstüne çıkmış olacaktı.

Ne yazık ki, Ak Parti üst yönetiminin geldiği kültür, lise yıllarından kalma ideolojik takıntılar, Siyasal İslamcı gelenek, kin ve intikam gibi alt kültürel davranış kalıpları, buna müsaade etmedi.

Eğitimde büyük gerileme

Eğitim sistemi çağın icaplarına uygun, eleştirel aklın, özgür ve yaratıcı düşüncenin geliştirildiği bir sistemle yer değiştirmesi gerekirken, sırf ideolojik takıntılarla ekonomiden daha beter bir batağa sürüklenmiştir.

Başlangıçta izlenen, derslik sayısını artırmaya ve fiziki şartları iyileştirmeye dönük hükümet politikası doğruydu ve bundan iyi sonuçlar da alınmıştı. Ancak diğer tüm alanlarda olduğu gibi 2011’den itibaren eğitimde de ideolojik saplantıya esir düşerek, adeta gençlik dönemi duygusallığı ile lise yıllarından kalma yalan yanlış bilgilerin takıntıları ile akıldışı yollara sapıldı.

Sorgulama ve aklı özgür kılma noktasında sorunlu ve daha çok teoloji ağırlıklı derslerin egemen olduğu okullar olan İmam-Hatip okulları, ihtiyacın çok ötesinde çoğaltılarak, eğitimin omugrası haline getirilmeye çalışıldı.

Gelinen noktada, geleceğimizin teminatı olan eğitimimiz, ulusal ve uluslararası alanda çok gerilere düştü. Bu konuda bakmamız gereken ve durumumuzu ortaya koyan veriler PISA verileridir. Dünya Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü(OECD), her üç yılda bir 15 yaş grubundaki öğrencilerin durumunu değerlendirdiği ve adına PISA (Program for International Student Assessment/Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı) denilen bir program yürütüyor.

Türkiye 2003 yılından itibaren bu programa dahil oldu. Kendi dilinde okuma ve okuduğunu anlama, matematik ve fen bilimleri alanlarında yapılan bu değerlendirmede Türkiye, 2003 yılından 2012 yılına kadar belirli bir artış eğiliminde olduğu halde, 2015 yılında bu alanların tümünde geriye gitti.

Yarışmaya 37 OECD ülkesi ve 31 de partner ülke olmak üzere toplam 78 ülke katılıyor. 2003 sonuçlarına göre Türkiye, matematikte 34’üncü, okuma becerisinde 33’üncü, fen bilgisi ve problem çözme becerisinde 28’inci olmuştu.

PISA 2015 sonuçlarına göre ise Türkiye, Matematikte 50’nci, Okuma Becerilerinde 50’nci, Fen Bilimlerinde ise 54’üncü sırada yer alarak oldukça gerilere düştü.

2018’de yarışmaya katılan ülke sayısı 79 oldu. Bu yarışmada ise Türkiye Matematikte 42’nci, Okuma Becerilerinde 40’ıncı, Fen Bilgisi ve Problem Çözmede 37’inci sıralara çıktı.  2015 verilerine göre bir iyileşme olmakla birlikte Türkiye, bütün dönemlerde OECD ülkeleri ortalamasının altında kalmaya devam ediyor.

Hukuk yerlerde sürünüyor

Adalet içinde kalkınma iddiası ile yola çıkılmasına rağmen, hukuk sistemimiz önce Gülen Cemaati denilen, sonra da FethullahçıTerörör Örgütü (FETÖ) olduğu anlaşılan yapıya teslim edildi. Daha sonra da tek adam rejiminin etkisinde, hukuk siyasetin boyunduruğu altına alındı. Sağlam bir hukuk sistemi kurulamayınca, hem içerde hem dışarıda adalete olan güven tamamen sarsıldı ve bu durumun ekonomiye faturası ağır oldu.

Geçmişte şiir okuma yüzünden Erdoğan’ın hapse atılmasında olduğu gibi, bagajı dolu olan hukuk düzenimiz, 2007’de Anayasa Mahkemesi’nin “367 kararı” ile adeta katliama uğradı. Bu durumları düzeltme iddiası ile yapılan 2010 Anayasa Değişikliği Referandumu ile hukuk sistemimiz daha büyük hukuksuzluklara sürüklendi. FETÖ kumpasları ile zıvanadan çıkarılan hukuk sistemi nihayet Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile birlikte adeta çöktü.

Siyaset kurumu açıktan hukuka talimatlar veriyor, ya da mesajını iletiyor, hemen akabinde hukuk görevlileri o kişi ya da kurumla ilgili talimatı yerine getiriyor.

Nihayet gelinen noktada, hukukun tamamen siyasallaştığı, adalet kurumuna güvenin yerlerde süründüğü, birey hukukunun ayaklar altına alındığı, temel hak ve özgürlüklerin hiçe sayıldığı, evrensel hukuk ilkelerinin ıskalandığı bir sürece girildi.

Saygın hukukçularımızdan Prof. Dr. Kemal Gözler, 2019’da yayınlanan ‘Hukuk Nereye Gidiyor’ adlı kitabında, “Temel hak ve hürriyetleri korumak amacıyla tasarlanan anayasal ve hukuki mekanizmalar, temel hak ve hürriyetlere müdahale etme aracına dönüştü” ve “Hakimler, temel hak ve hürriyetleri koruyan değil, tersine temel hak ve hürriyetlere müdahale eden görevliler haline geldi” (sf.1) diyor.

Yine Gözler Hoca, “Belirli bir davada Anayasa Mahkemesi’nin ne yönde karar vereceğini anayasa hukuku profesörleri değil, gazeteciler daha iyi tahmin ediyorlar” (sf.2) diyor. Bu tespitler hukukun siyasallaştığının açık göstergesi konumundadır.

Kamu idaresi daha da merkeziyetçi hale geldi

Kamu yönetiminde ve siyasette liyakat esası önemsenmedi ve buna dayalı bir sistem kurma yerine, ahbap çavuş ilişkilerine dayalı kayırmacı bir anlayışla yola devam edildi. Biz ve onlar ayrımı üzerinden ideolojik esaslı bir kadrolaşmaya girişilerek, kamu yönetimi tarumar edildi. Halbuki liyakatin olmadığı yerde adalet olmaz, üretim olmaz, verim olmaz;  adaletin, üretimin, verimin olmadığı yerde de, kalkınma ve gelişme olmazdı.

Düşünebiliyor musunuz, SGK başkanlığını bir ilahiyat mezunu yapmaktadır. O ilahiyat mezunu arkadaşımız insani vasıfları çok yüksek, iyi bir insan olabilir. Ancak emekli çalışan dengesi, sosyoekonomik dengeler, sistemdeki mali dengeler, aktüeryal dengeler gibi tamamen uzmanlık isteyen konularda ilahiyat mezunu bir arkadaş neyi bilebilir?

Öte yandan Türkiye’nin en temel sorunlarından biri kamu idaresinin merkeziyetçi bürokratik yapısı, buna bağlı olarak hantallığı ve çözüm üretmedeki zorluğudur. Yıllardır söylenen bu durum Ak Parti program ve seçim beyannamesinde yer almış, iktidarın ilk yıllarında da bu yönde bazı olumlu adımlar atılmıştı.  Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü’nün kapatılması, 2005’te çıkarılan 5393 sayılı belediye kanunundaki yenilikler gibi. Ancak bu kabil reform çalışmalarında, ilerleyen zamanlarda samimi olunmadığı da görüldü.

Mesela 12.11.2012 tarih ve 6360 sayılı kanunla, 14 büyükşehirde köyler mahalleye çevrilerek ve de ilçe belediyelerinin yetkileri budanarak güya yeni bir reform yapılmıştır. Oysa yapılan, köylerin seçimde büyükşehir için oy kullanmasını sağlayıp, İzmir, Eskişehir ve Diyarbakır gibi illerde, kırsaldan daha çok oy alan Ak Parti’nin büyükşehir belediyelerini kazanmasını sağlamaktı.

Ancak bu numaracı uygulamadan Ak Parti açısından istenen sonuç alınamadığı gibi, büyükşehir belediye sistemi de berbat edildi.

Yine kamuda israf 90’lı yılları aratmayacak düzeydedir. 2002’de kamu çalışanı sayısı 2 milyonun biraz üzerindeyken, bugün 5 milyona yaklaşmış vaziyettedir. Yine 2002’de kamudaki makam aracı sayısı 85 bin civarındayken, bugün 115 binin üzerine çıkmıştır.

Oysa bizimle aynı nüfusa sahip olan Almanya’da 20 bin, İtalya’da 29 bin ve Fransa’da 2 bin civarında kamuda makam aracı vardır.

Dış politika

Dış politikada, ‘komşularla sıfır sorun’ gibi güzel bir hedefle yola çıkıldı, ancak çok geçmeden Arap Baharı tuzağına düşülerek, bu havzada İslam topluluklarının lideri olma hevesine kapılındı. Suriye politikasında bu yüzden büyük yanlışlar yapıldı ve batağa saplanıldı. Akılcı politikalarla yönetilmesi gereken Suriye göçü, Arapçı politikalar nedeniyle doğru yönetilemedi ve ülkemizin demografik dengelerini alt üst eden, iç güvenliğini tehdit eden bir boyuta sürüklendi. Ülkemiz tarihte büyük göçlerle yıkılan medeniyetler gibi, halen Suriye göçü nedeni ile büyük bir tehdit altındadır. Suriyeli göçmenler için harcanan 40 milyar dolar civarındaki para da cabası.

Hülasa Siyasal İslam üzerinden dış politikada da ümmet liderliği gibi bir ham hayale kapılarak, ülkeye çok zarar verildi. Üstelik başka örneklerde de çoktan iflas etmiş olan Siyasal İslam tutkusu, hem uluslararası alandaki itibarımıza, hem iç dengelerimize, eğitimimize ve ekonomimize, hem de İslam Dinine büyük zarar verdi.

Oysa Türkiye Cumhuriyet devleti, geçmiş yönetimlerin bütün yanlışlarına rağmen, bazı önemli kurumsal yapıları geliştirmeyi başarmıştı. Bunlardan birisi de, dışişleri bakanlığı bürokrasisiydi. Dışişleri Bakanlığı’nda, alt düzey memur olarak bile çalıştırılmayacak kapasitedeki kişiler, bazen intikamcı bir tutumla, bazen ahbap çavuş ilişkileri ile, bazen partizanlıkla, bazen de sadece dil bilmeleri saikiyle büyükelçi olarak atandılar.

Yine dış politikada meydan okumaya dayalı bir hamaset egemen kılınmış, bilinçaltları büyük devlet geçmişi ile dolu insanlarımızın bu duyguları kaşınarak, dış politik mesajların tamamı iç politikaya meze yapılmıştır.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi

Türkiye koca bir siyasal sistem değişikliğini, parlamenter sistemden sözde başkanlık sistemine geçişi, televizyonlarda vasatın çok altında kişilerle tartıştı. Konunun gerçek uzmanları, ciddi anayasa hukukçuları tv’lere çıkartılmadı, konuşturulmadı. Toplum konuyu enine boyuna öğrenemedi. Parti tercihleri öne çıktığı için bu ucube sistem, referandumda az bir fakla kabul edildi.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi gibi büyük bir yapısal değişikliğin doğru dürüst hazırlığı yapılmadan, devletin yönetim aygıtının kamu idaresi tecrübesi çöpe atıldı. Mesela yılların deneyim birikimi ve devlet etme tecrübesi olan ‘Müsteşarlık’ makamı ortadan kaldırıldı. Devlet Planlama Teşkilatı gibi kapsayıcı devlet kurumları kapatılırken(Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nden önce kapatılmıştı), Emlak Konut gibi sömürücü kurumların önü açıldı.

Öte yandan yapılan değişiklik, bir başkanlık sistemi de değildi. Otoriterleşmeyi egemen kılacak bir tek adam rejimiydi. İlginç olan, güya koalisyonlardan kurtulmak için değiştirilen sistem bugün bir koalisyonla, Ak Parti-MHP koalisyonu ile yürümektedir.

Sistem değişikliği, o zaman başbakan olan sayın Erdoğan’ın deyimi ile ülkeyi uçuracak, döviz ve enflasyon düşecek, milli gelir, ihracat, üretim gibi önemli ekonomik göstergeler büyüyecekti. Maalesef bütün bu sayısal görünümler çok daha kötüye gitmiştir.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile Türkiye yeniden döviz darboğazı sarmalına girmiş, Merkez Bankası net döviz rezervi altın dahil eksiye gerilemiş vaziyettedir.

Yargı bağımsızlığı bütünü ile ortadan kalkmıştır. Halbuki bir ülkede demokrasinin derinliği, temel hak ve özgürlüklerin tesisi, yönetimdeki karmaşanın giderilmesi, adaletin sağlanması, kuvvetler ayrılığı dediğimiz yasama, yürütme ve yargı erklerinin birbirinden bağımsız çalışması ile sağlanabilir. Ak Parti de kuruluş aşamasında bunları söylüyordu.

Nihayet manzara şudur: Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile tek adam rejimine geçilerek, Türkiye’nin 1950’den bu yana biriktirdiği demokrasi deneyiminin tamamı buharlaştırılmıştır. Ortak akıl ortadan kaldırılarak, her şeyin tek merkezden, tek kişi tarafından yönetildiği bir rejime geçilmiştir. Meclisin bütçe yapma yetkisi ve denge denetleme sisteminin olmaması, bir yandan meclisi adeta noter konumuna düşürürken, diğer taraftan milletin taleplerinin devlete taşıyıcısı olan milletvekillerinin, halk adına bütçe yapma yetkileri ellerinden alınmıştır.

Hülasa bu sistemde, hukuk başta olmak üzere, kamu idaresinin bütün dengeleri tamamen iktidarın denetimine geçmiştir. TBMM bypass edilerek, kuvvetler ayrılığı ortadan kaldırılmıştır.

Dönemin propaganda silahı çok güçlü

Dönemin en dikkat çekici yanlarından biri, her alanı kuşatan, güneş altında söylenmedik güzel ve kıymetli söz bırakılmamasıdır. Sözün güzeli söylenmiş, eylem sözün tam zıddı olarak icra edilmiştir.

“Yaradılanı severiz yaradandan ötürü” denilmiş, ancak Gezi Parkı olaylarında vicdandan ari bir tutumla, Berkin Elvan adlı çocuk yaşta bir civan öldürülmüş, öldürenlerden hesap sorulmamış, üstüne üstlük annesi miting alanında yuhalattırılmıştır.

Medyanın merkezde ve yerelde büyük bölümü kontrol altına alınarak, devasa bir propaganda makinesine dönüştürüldü. Bir kısım medya yönetimle organik bağlar geliştirdi, bir kısım medya mensupları geçim derdi nedeni ile havlu attı, boyun eğdirmeye çalıştıkları az sayıdaki muhalif medya ise şimdilik zor koşullara rağmen direniyor.

Bunca büyük yanlışa, kötü gidişe rağmen hamasete yenik düşen bir grup insan, köprü ve yollar aldatmacası ile kandırılmaya devam ediyor.Yollarla ilgili Karayolları Genel Müdürlüğü sitesinden aldığım rakamları da burada açıklamak isterim. 2000 yılında 1774 km otoyol, 31.397 km devlet yolu, 29.693 km il yolu olmak üzere toplam 62.864 km yol ağı mevcutken, 2020 yılında, 3.095 km otoyol, 31.006 km devlet yolu ve 34.165 km il yolu olmak üzere toplam 68.266 km’ye ulaşmıştır. Yani toplam yol ağı uzunluğunda 18 yılda 5.402 km’lik bir artış olmuştur. (kgm.gov.tr)

Oysa Anavatan Partisi döneminde sadece 8 yılda 1500 km otoyol, hem de devlet bütçesinden yapılmışken, 18 yıllık Ak parti iktidarı döneminde 1321 km otoyol, üstelik yap işlet devret modeli ile ve hazine garantisi verilerek yapılabilmiştir.

Öte yandan bölünmüş yol miktarı 2003 yılına kadar, 6101 km iken, Nisan 2020 itibarı ile 21.115 km daha ilave edilerek 27.216 km’ye ulaşmıştır(kgm.gov.tr). Bu arada bölünmüş yollardan bir bölümü zaten mevcut olan yolların genişletilmesi ile yapılmış olduğundan, yukarıdaki 5.402 km.lik artışla bir çelişki söz konusu değildir. Hatta yolların bakım ve iyileştirilmesi de bölünmüş yol yapımına ilave edilmiştir.

Bu verileri sosyal medyada paylaştığımda, eli kalem tutan bazı arkadaşlardan da tepki almıştım. Oysa benim paylaştığım veriler, Ulaştırma Bakanlığı’nın birimi olan Karayolları Genel Müdürlüğü’nün sitesinden aldığım verilerdi.

Ancak insanların duygusal refleksleri ve gördüğü bazı iyi yollar, beyin yıkama propagandaları ile birleşince, devletin verilerine inanmayıp beni suçlamaya kalkmaları, toplumsal psikolojinin ne hale getirildiğinin açık göstergesi durumundadır.

Ak Parti döneminin iyi işleri

Bazı Ak Partili arkadaşlar bana kişisel olarak çok kızıyorlar. Onları anlamaya, bu vesile ile empati yapmaya çalışıyorum. Özellikle siyasetten bir çıkarı olmayan iyi niyetli ve temiz insanların hassasiyetlerini anlamaya çalışıyorum. Onlar hamasetle ve hayalle illüzyona uğratıldıklarından, olup bitenlerin ayırdına varmakta zorlanıyorlar. Halbuki biraz ülkenin büyük fotoğrafını inceleme çabası içine girseler, biraz duygu yüklü reflekslerden sıyrılabilseler, biraz lider tutkusundan kopabilseler, Türkiye’nin 90’lı yıllara geri döndüğünü, hatta ekonomide 90’lı yıllardan daha beter bir noktaya sürüklendiğini göreceklerdir.

Peki hiç mi iyi bir şey olmadı Ak Parti iktidarında. Elbette oldu. Mesela 2009’a kadar hatta 2011’e kadar sürdürülen ekonomi politikaları, yazının başında da belirttiğim gibi son derece başarılı idi. Mali disiplinden taviz verilmedi, kendisinden önce hazırlanan ekonomi programına samimiyetle sahip çıkıldı. Bunun sonuçları hem halka hem de devletin yatırımlarına yansıdı.

Her ne kadar gerçek rakamlar, propagandası yapılan rakamlarla örtüşmese de, bölünmüş yolların yaygınlaştırılması, kaza oranlarını geriletmiş, can ve mal kayıplarının azalmasına neden olmuştur.

Sağlığın tek çatı olarak Sağlık Bakanlığı çatısı altına toplanması önemli bir projeydi. Yine sigara yasağı, yasak olmasına rağmen çok doğru ve başarılı bir uygulama oldu. Başörtü meselesinin, her ne kadar kutuplaştırıcı bir dille ele alınsa da çözülmesi, toplumsal barışa katkısı bakımından önemliydi.

Enerji yatırımlarında da, kısmi başarılar elde edildi. Ne var ki HES’ler konusunda, kaynaklarımızı yüzde yüz kullanalım saikiyle ipin ucu kaçırıldı ve üzerinde en fazla 1 ya da 2 HES olabilecek derelerin, hesapsız yatırımlarla yatakları bozuldu, ekosisteme zarar verildi. Kimi yörelerde sulama ve içme suları konusunda büyük halk mağduriyetleri ortaya çıktı.

Savunma Sanayii’ndeki başarıları tabi ki göz ardı edemeyiz. Ancak oradaki başarının tarihsel bir geçmişi, bir birikimi var. Mesela Aselsan 1975’te, Havelsan 1982’de, Türk Havacılık ve Uzay Sanayii(TAİ)1984’te, Roketsan 1988’de kurulmuştur. Yani bu kurumlar o zaman da vizyoner bir anlayışla tasarlanmış ve süreçte gelişerek, biriktirerek bugünkü başarılara erişmişlerdir. Bir tek Mil-Sys 2011’de kurulmuştur. Bunları Ak Parti döneminin katkısını küçümsemek anlamında yazmıyorum. Ancak bu şirketlerin başarısını tümü ile bu döneme mal etmek geçmişe haksızlık olur diye düşünüyorum. Ayrıca bol paralı dönemde elbette bu kurumlar da gelişeceklerdi.

Bu arada şehirlerdeki gelişmeyi başarı gibi görenlere, şehircilik üzerine yüksek lisans yapmış birisi olarak katılmam mümkün değildir. Şehirlerimiz bu dönemde inşaat rantı ve diğer altyapı yatırımları bakımından adeta tarumar edilmiştir. Hava, su ve toprak kalitesi bozulmuş, çevre kirliliği alabildiğine artmıştır. Ayrıca sosyal bağların zayıflaması, yabancılaşma, anomi gibi patolojik vetireler, kentli yaşamın önemli sorunları olarak, bu döneme damgasını vuran olumsuz gelişmelerdir.

Son söz

Peki bütün bu anlattıklarıma rağmen, Ak Parti nasıl oldu da bu kadar uzun süre iktidarda kalmayı başardı?Bunun geniş cevabı, psikolojiden sosyolojiye belki ayrı ve uzun bir yazı konusudur. Ama kısa bir kaç özet cümle ile bu hususa da değinmek isterim.

Millet, Cumhuriyet tarihi boyunca katı merkeziyetçi bürokratik devletin buyurganlığından, adalete susamışlıktan, değerleri ile oynanmasından, kamu kaynaklarının gözü önünde har vurup harman savrulmasından çok çekti. Kendi iradesi ile seçtiği hükümetlere karşı yapılan askeri darbeleri, kendi iradesine karşı yapılmış birer suikast olarak değerlendirdi. O bakımdan Ak Parti iktidarına giden yolun kilometre taşları kolayca döşendi.

Bunu iktidar fırsatına dönüştüren Ak Parti kurmayları, süreçte, tarihin hiçbir döneminde görmediğimiz biçimde dini ve milli değerleri kullanarak,uzlaşma kültürüne kapılarını kapayarak, hamaset yüklü, kutuplaştırıcı politikalarla taraftarlarını hem tahrik ve motive etti hem de bu yolla konsolide etti. Her alanda popülizmi sınırsız bir biçimde kullanarak, medyayı tahakküm altına alarak, iyi yapılmış bir işi, bin iş ölçeğinde prezante ederek, uçağımız göklerde gibi yalan propagandalar yaparak, iktidarını tahkim etmeyi, seçmen desteğini sürdürmeyi başardı. Millet adeta tek taraflı propaganda bombardımanı ile, duygusal reflekslere esir düştü.  İnsanların idrakleri enfekte edilerek, doğruları öğrenme, hakikatlere ulaşma yolları kapatıldı.

Netice itibarı ile millet, yağmurdan kaçarken doluya yakalandı. 2020’ye geldiğimizde, 2002’deki noktaya geri döndük. Yeniden Türkiye’de yeni bir 3Y sistemi, yolsuzluk, yasaklar, yoksulluk sistemi vücut buldu, egemen oldu.

Nihayet Ak Parti büyük hatalar, büyük yanlışlar yaparak, 21.yüzyılın Türkiye’nin yüzyılı olması sürecine, hedefine ağır yara verdi. Tarihi bir fırsatın kaçmasına vesile oldu.Hem kuruluş ilkelerine ihanet eden Ak Parti’nin kendisine, hem de ülkemize çok yazık oldu.

Takdir edilecektir ki, 18 yıllık bir iktidar dönemini günahı ile sevabı ile 12 sayfalık bir yazıya sığdırmak mümkün değildir. Umarım fırsat bulurum ve bu çalışmayı, yaşanmışlıkların bütününü içeren bir kitaba dönüştürürüm.

Şimdi yazı başlığının içindeki soruyu tekrar soralım. Ak Parti iktidarı büyük başarı mı oldu, büyük başarısızlık mı?

Takdir okuyucunundur.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ