Bursa’nın yaşanacak olası depremde en riskli mahallesi!

Dünyada ve Türkiye’de doğal afetlerin sayısı artarken, uzmanlardan çok önemli uyarılar geliyor. Olay Gazetesi yazarı Mustafa Özdal, depremle ilgili Bursa’yı bekleyen tehlikeyi uzmanlarına sordu…

Dünyada ve Türkiye’de doğal afetlerin sayısı artarken, uzmanlardan çok önemli uyarılar geliyor. 17 Ağustos Marmara depreminin üzerinden 22 yıl geçmesine rağmen yeterli tedbirlerin alınmadığını söyleyen jeoloji uzmanı Engin Er, Bursa’da Çarşamba Mahallesi’ne dikkat çekti: Bursa’da kentsel dönüşüme ilk olarak Çarşamba Mahallesi’nden başlamalıyız.  Çünkü çok sıkışık bir bölge. 1 saat sonra deprem olacağını bilseniz bile bu mahalleyi boşaltamazsınız.”  Er, büyük depremin meydana gelme olasılığının her geçen gün arttığını da söyledi.

Türkiye’de son yıllarda artan sel felaketlerini dikkat çeken Prof. Dr. Feza Karaer ise, acil eylem planının bir an önce hayata geçmesi gerektiğini savundu:  Bir kriz  yönetimi planı hazırlamamız lazım. Çünkü afetlere çok hazırlıksız yakalanıyor ve başımıza geldikten sonra önlem almaya çalışıyoruz. İnsanları nasıl tahliye edeceğimiz, nerelerde  barındıracağımız, binaları nasıl sigorta edeceğimiz konularında bir çalışmamız yok.  Uyarı alarmları  ve uyarı sistemleri kullanılabilir.  Dere yataklarının imara açılmaması lazım ama  164 kez imar affı çıkarmışız. Bu imar afları da toplumu beklentiye sokuyor.”

Bu hafta doğal afetleri masaya yatırıyoruz.

Ülkemizde ve dünyada deprem, sel ve heyelan gibi doğal afetlerin sayısı artıyor.

Bunun yanında dünya, küresel iklim değişikliğine karşı mücadele başlattı.

Söyleşimizde, büyük depremin olası etkileri, deprem hazırlıkları, kentsel dönüşüm, DASK, küresel ısınma, sel felaketleri, AB Yeşil Mutabakatı,  yenilenebilir enerji ve çevre mühendisliği gibi çok sayıda konu başlığıyla konuyu tüm yönleriyle konuşmaya çalıştık.

Konuklarımız Uludağ Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölüm Başkanı Prof. Dr. Feza Karaer ile Jeoloji Mühendisleri Odası Güney  Marmara Şube Başkanı Engin Er.

“DOĞA OLAYI DOĞAL AFETE DÖNÜŞÜYOR”

-17 Ağustos büyük Marmara depreminin üzerinden 22 yıl geçti. Her yıl aynı uyarılar yapılıyor ancak bir kez daha hatırlatmakta fayda var. Milyonlarca insanı bekleyen deprem tehditi ne ifade ediyor?

Engin Er: İnsanların etkilenmediği bir deprem,  doğa olayı diye tanımlanıyor.  Ama bizim hazırlığımız olmadığı için 6’nın üzerindeki her depremi afet olarak yaşıyoruz. Bir depremin doğal afet olması için 3 özelliğinin olması lazım. Birincisi, depremin merkezinin yüzeye yakın ve etki yapabilecek kadar büyük olması. İkincisi zemin ve üçüncüsü de binanın kötü olması. Bursa, hem merkezi İstanbul’da olacak büyük Marmara depreminden, hem İznik’ten başlayıp, Gemlik, Orhangazi, Mudanya’nın kuzeyinden Karacabey’e devam eden 7 büyüklüğünde potansiyeli olan faydan, hem de İnegöl’den başlayıp Yıldırım, Osmangazi, Nilüfer ile Uluabat Gölü’nün güneyinden devam eden faydan olumsuz etkilenecek. Biz depremin nereden geleceğini ve binaları nasıl etkileyeceğini biliyoruz.  Eğer zemin, depremin etkisini büyütmeyecek bir zeminse ve binalar da  mühendislik hizmeti almışsa güvendeyiz demektir. Ancak bu ikisinden biri olumsuz ise doğal afetle karşı karşıya kalacağız demektir.

“KÜRESEL ISINMAYA KARŞI ACİL EYLEM PLANI ŞART”

-Dünya ve ülkemiz sadece deprem tehdidi altında değil heyelan, sel gibi felaketler ve kuraklık gibi sorunla da boğuşuyoruz. Küresel ısınma kavramını daha sık duyuyoruz. Size de küresel ısınmaya bağlı felaketlerin boyutunu sormakla başlayalım.

Feza Karaer: Bildiğiniz gibi dünyanın gündeminde olan küresel ısınma, tüm ülkeleri ilgilendiriyor. Küresel ısınmadan kaçmak mümkün değil. Soğuma ve ısınma dönemleri yüzyıllardır dünyada var.  Yeniden ısınma çağına girdik. İklim değişikliği dünya ısısının artmasına neden oluyor. Bilimsel araşırmalar ısının 1,5 derece tutulmasını gündeme getirdi. Ancak bu hedefe ulaşılması insanların faaliyetleriyle ilgili.  İklim değişkiliğine neden olan sera gazı ve insan faaliyetleri söz konusu. Ülkelerin sera gazı emisyonunu azaltması gerekir.  Bu noktada iklim değişikliği eylem planları söz konusu. Bu plan, yerel yönetimlere kadar indi. Ancak  iklim değişikliğinin önlenmesi çok zor. Bunun yerine uyum sağlamak lazım. Ve bizim de uyum sağlamakla ilgili sorunlarımız var.  Bir uyum planı hazırlamamız lazım. OECD raporlarına baktığımızda dünya nüfusunun 7 milyardan  9 milyara çıkacağını biliyoruz. Ayrıca dünya nüfusunun dörtte üçünün de kentlerde yaşayacağı öngörülüyor. Yani 2050’ye kadar kentler kalabalıklaşacak. Hem nüfus yoğunluğu  hem sanayileşme, hem de arazi kullanımı ve yapılaşma bakımından düşünüldüğünde kentlerin büyümesi kaçınılmaz olacak. Kentler, riske açık olma, zarar görebilme, zararla başa çıkamama gibi anlamları  olan kırılgan alanlardır. Nüfus arttıkça da kentlerin kırılganlıkları daha da artacaktır.   Kentlerin üzerinde ısı adaları var. Isı tabakaları sıcaklığı yüksek gösteriyor. Bu da  deniz seviyesinin yükselmesi,  kıyı bölgelerinin sular altına kalması, taşkın ve sellerin artması, kuraklığın ortaya çıkması, sellerin yaşanması, biyoçeşitliliğin ve  su kaynaklarının azalmasını beraberinde getirecek. Oysa kentlerde ve kırsal alanlarda kırılganlığa yönelik acil önlem planlarının hazırlanması gerekir.  Yakın tarihte Bozkurt’ta sel felaketini yaşadık. Çok üzgünüz, o insanların acılarını paylaşıyoruz ancak bu felaketten bir ders çıkarmamız lazım. Felaket sadece iklim değişikliğinden olmadı. İnsanların da hataları vardı. Kuraklık ne kadar önemliyse, seller de önemli olacak artık. Toplum olarak üzerimize düşen sorumluluklar ve görevler var. Her bir fert ve yönetici bu sorumluluğu üstlenmek zorunda. Kentleri alabildiğince büyütüyoruz,  nüfus yoğunluğu artıyor, bir yandan da sanayileşme hızla artıyor. Tüm bunlar yüzde 30, 40 oranında iklim değişikliğine yol açıyor.  Yöneticilerin, kentlerin doğadan uzaklaşmasına izin vermeden büyümesine yol açmak,  sanayi alanlarını sınırlı tutmak ve planlara sadık kalmak gibi sorumlulukları olmalı. Planları belediye meclislerinde henüz kabul etmeden  bile değiştiriyor, yeni imar alanları açıyoruz. Diğer yandan afet öncesinde, afet sırasında ve afet sırasında yapılacak şeyler var. Bir kriz  yönetimi planı hazırlamamız lazım. Ancak biz afetlere çok hazırlıksız yakalanıyor ve başımıza geldikten sonra önlem almaya çalışıyoruz.   

“KENTSEL DÖNÜŞÜM, RANTSAL DÖNÜŞÜM OLMAMALI”

– Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2012 yılında başlatılan “Büyük Deprem Dönüşümü” hareketi kapsamında 81 il 922 ilçede 300 bin konutun deprem dönüşümünün gerçekleştirildiğini belirtti ve 10 milyon vatandaşın can ve mal güvenliğini teminat altına aldıklarını açıkladı. Bu açıklamayı nasıl okumalıyız Sayın Er?

Engin Er: Kentsel dönüşüm 2012’deki Van depreminden sonra gündeme geldi. Çok doğru bir yaklaşımdı. Kentsel dönüşümün başlama sebebi depremdi. Ama bazı uygulamalar görüyoruz ki amaç deprem değil rant. Maalesef bunu ilimizde de gördük.  Bugüne kadar en büyük kentsel dönüşüm en yeni yapılaşmanın olduğu Nilüfer’de hayata geçti. Kentsel dönüşüm yapılmadan önce  kentin bütüncül bir anlayışla planlanması lazım.  Bunun için de deprem, sel, tsunami, heyelan, kaya düşmesi  gibi doğal afetlerin tümünün düşünüldükten sonra kentsel dönüşümün planlanması lazım. Bursa’da kentsel dönüşüm aslında merkezde başlamalı. Örneğin Bursa’da kentsel dönüşüme en çok ihtiyaç duyulan bölge Çarşamba’dır.

“164 KEZ İMAR AFFI ÇIKARDIK”

-Bu yıl sel felaketlerini sadece ülkemizde değil Avrupa’da da gördük. Mesela Almanya gibi gelişmiş bir ülkede bile 200’e yakın kişi sel felaketinde yaşamını yitirdi. Ülkemizde dere yataklarına konut yapıldığı için sel felaketlerinin meydana geldiğine dair genel bir kanaat var. Almanya ve diğer Avrupa ülkelerinde de mi benzer yanlışlar yapılıyor?

Feza Karaer: Avrupa  ülkeleri mevzuat konusunda çok iyiler. Zaten biz kendi yönetmeliklerimizi onlara göre yapıyoruz. 100 yılda bir gelişen afetler var. Ancak onlar hazırlıklılar. Hazırlıksız yakalansalar bile  daha kolay toparlanabiliyorlar. Ama bizim, insanları nasıl tahliye edeceğimiz, nerelerde  barındıracağımız, binaları nasıl sigorta edeceğimiz konularında bir çalışmamız yok.  Uyarı alarmları  ve uyarı sistemleri kullanılabilir.  Dere yataklarının imara açılmaması lazım ama  164 kez imar affı çıkarmışız. Bu imar afları da toplumu beklentiye sokuyor.

“DENETLEMEDE  EKSİKLERİMİZ VAR”

-Deprem konuşurken genellikle binaların sağlamlılığı konuşulur ancak zemin ile ilgili tedbirler gündeme gelmez. Bursa’da sağlıksız zemin üzerine yapılan binaların sayısı ile ilgili bir veri var mı elinizde?

Engin Er: Sağlıksız zemin ne demek anlatalım. Sıvılaşma ve alüvyon zeminler, depremin etkisini 10 kat arttırabilir. Böyle zeminler de Bursa’da birçok ilçede mevcut.  Bu bölgelere bina yapılabilir ama  öncelikle projeye uygunluğunu denetleyen bir sistem kurmak lazım. Denetimlerin bir kısmı yapı denetim firmalarına bir bölümü de belediyelere bırakılıyor. Ancak maalesef  denetlemede aksaklıklar ve eksiklikler var. Bunlar giderilirse kötü zeminde de bina yapılabilir.

“PARİS ANLAŞMASI MALİYET NEDENİYLE HAYATA GEÇMİYOR” 

-Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği’nin çağrısıyla 2015’te toplanan Paris Konferansı’nda, küresel ısınmayla mücadelede önemli kararlar alındı. Paris Anlaşması’nın imzacı ülkeleri arasında Türkiye de vardı. Ancak Türkiye anlaşmayı onaylamadı. Türkiye neden bu anlaşmayı onaylamıyor?

Feza Karaer: Paris Anlaşması Kyoto Protokolü’nden sonra ortaya çıktı. Türkiye, bana göre daha gelişmiş ülkelerin yarattığı karbon emisyonlarından daha az salınım yaptığı için anlaşmayı onaylamıyor. Ayrıca anlaşmanın maliyetleri var.  Yani ekonomik sebeplerle çekince gösteriyor. Karbon ayakizinin azaltılmasına ilişkin yönetmeliğin hazırlanması gerekir. Türkiye öncelikle, ABD ve Çin gibi büyük ülkelerin karbon salınımını azaltmasını bekliyor.

“FAY HATLARININ PLANLARA İŞLENMESİ LAZIM”

-Yetki sizin elinizde olsa, deprem konusunda ilk işiniz ne olurdu?

Engin Er: Birincisi mutlaka fay hatlarını planlara işlerdim. 1/1000’lik uygulama planlarında fay hatları üzerinde yapılaşmaya izin vermezdim. Fay hatları üzerinde salınım bantları oluşturur, burada yapılaşmaya müsaade etmezdim. Yine taşkın ve heyelan alanlarını planlara işlerdim. Kaya düşmesi de aynı şekilde planlarda gösterilmesi gerekir. Bunlardan sonra da özellikle zemine dikkat ederek projelendirmeler yapardım. Mutlaka uygulama yerinde sıkı bir denetim yapardım.

“YEŞİL MUTABAKAT’A HAZIR DEĞİLİZ”

-AB, 2050’de sera gazı emisyonunu sıfırlamak için Avrupa Yeşil Mutabakat hazırladı. Bu mutabakattan sadece AB üyeleri değil, Avrupa ile AB ile ekonomik, siyasi ve coğrafi bağlantıları olan tüm ülkeleri bağlıyor. Türkiye olarak Avrupa Yeşil Mutabakatı’na hazır mıyız?

Feza Karaer: Evet Yeşil Mutabakat ile ilgili yeni çalışmalar var.   Bakanlık da farkında ama Türkiye hazır değil. Özellikle sanayi sektörünü ilgilendiriyor bu konu.  Artık ürünlerin karbon ayakizi çok önemli hale gelecek. AB’ye ihraç edilen malların nasıl üretildikleri ve üretim süreçleri  incelenecek. Karbon ayakizi daha önemli hale geldi. Ülke olarak ihracatta zorlanabiliriz. AB, Yeşil Mutabakat’ı gerekçe gösterip bizden ürün almayabilir. Bu yüzden risk söz konusu. Sanayinin daha çevreci bir bakış açısıyla üretim yapması, karbon ve su  ayakizlerinin azaltılması, geri dönüşüme özen gösterilmesi şart olacak.  Dünyadaki yeni kavramlar bunlar artık. Hammaddenin geri dönüşümden elde edilip edilmediği, doğal kaynakların kullanımı sürdürülebilir kalkınma açısından çok önemli. Dünyada sürdürülebilir kalkınma konusunda bir atak var. Sanayinin de bu konuda bilinçlenmesi gerekir. Çevreci bir bakış açısıyla, doğal kaynakları kullanarak üretim yapmanın yollarını aramamız gerekir.

“DEPREM OLDUĞUNDA DASK’I HATIRLIYORUZ”

-Büyük bir depremin bir de ekonomik faturası olacak. Marmara depreminin üzerinden 22 yıl geçmesine rağmen zorunlu deprem sigortası oranları yüzde 52 civarında. Yani iki ev sahibinden biri deprem sigortasını yapmamış. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Engin Er: Depremi unutuyoruz. Bursa merkezde çok değil 3 büyüklüğünde bir deprem olsun, DASK sayısı artar. Aradan 1 yıl geçsin azalır. DASK sayısı depremin sıkılığına bağlı maalesef.

“YENİLENEBİLİR ENERJİ PAYI YÜKSELİYOR”

-Çevre dostu yenilenebilir enerjide hangi noktadayız? Bu konuda olumlu gelişmeler var mı?

Feza Karaer: Yenilenebilir enerjiyi mümkün olduğunca kullanmaya çalışıyoruz. HES’ler var, RES’ler var. Güneş enerjisi çok önemli.  Çünkü güneş enerjisi potansiyelimiz yüksek. Zaten güneş tarlaları kurulmaya başlandı.  GES’lerin verimli şekilde çalıştığını duyuyoruz. Ama tüm  ihtiyacımızı  yenilenebilir enerjiden sağlayamayız.  Bir de bu enerji santrali kurarken, doğayı korumamız lazım. Mesela, HES’leri belirli aralıklarla yapmamız lazım. Akarsularımızın doğal akışını durdurmamalıyız.

“DEPREM OLASILIĞI HER GEÇEN GÜN ARTIYOR”

-Bursa merkezli bir depremin yaklaştığını söyleyebilir miyiz? Aşağı yukarı bir tarih vermek mümkün mü?

Engin Er: 1999 depreminden sonra geçen her yıl yeni bir deprem ihtimali artıyor. Geçen yıl yapılan bir çalışmaya göre 30 yıl içinde olacak 7 ve üzerindeki bir depremin  olasılığı  yüzde 60 idi. Bu yıl biraz daha yaklaşık depreme.

“DAHA FAZLA SANAYİ KALDIRAMAYIZ”

-Pandemide hava kalitemizde ciddi iyileşmeler  olmuştu. Kısıtlamanın kalktığı bu dönemde Bursa’nın hava kirliliği ne durumda?

Feza Karaer: Son ölçümler elimde yok ama hava kirliliğini kış mevsiminde daha çok hissediyoruz.  Doğalgaz yaygınlaştığı için hava kalitemiz daha iyi. Ama yine de  rüzgar ve güneş enerjisine ağırlık vermeliyiz. Hem konutlarda hem de sanayide  daha fazla kullanılır olmalı. Rüzgar santralini  her yere kuramazsınız. Meteorolojik verilere bağlı olarak kurulabiliyor. Bursa lodosu faydalı oluyor ama baca gazlarını da kontrol altında tutmamız lazım. Bursa artık, daha fazla sanayiyi kaldıracak durumda değil. Daha fazla sanayi alanlarının açılmaması lazım.

“BÜTÜNCÜL PLAN ŞART”

-Son olarak eklemek istediklerinizle söyleşiyi noktalayalım.

Engin Er: Denetleme çok önemli. Deprem olmadan kısa, orta ve uzun vadede bütüncül bir plan yapmamız lazım. Kentsel dönüşümü, bina, bina, ada, ada değil, tüm kenti kapsayacak  bütüncül bir planla hayata geçirmeliyiz. Ve mutlaka ilk olarak Çarşamba Mahallesi’nden başlamalıyız işe.  Çünkü çok sıkışık bir bölge. 1 saat sonra deprem olacağını bilseniz bile bu mahalleyi boşaltamazsınız.

“Sizin de son sözlerinizi alalım. Özellikle son yıllarda daha fazla ihtiyaç haline gelen çevre mühendisliğiyle ilgili değerlendirmenizi alarak söyleşiyi noktalayalım”

Feza Karaer: Son yıllarda çevre mühendisliği mesleği daha önemli bir hal aldı. Biyoçeşitliliğin azalması, su kaynaklarının tükenmesi ve çevre,  dünyanın en büyük sorunları haline geldi. Dolayısıyla çevre bilincinin artması lazım. Bu eğitimle ilgili bir konu.Toplumun eğitim düzeyi ne kadar artarsa çevre bilinci de artıyor. Gençler mesleklerini severek yapıyorlar. Bizim bölümden mezun olanların iş bulma oranı  yüzde 77 civarında.  Çevre mühendisliği geleceğin mesleği. Yenilenebilir enerji, geri kazanım, atık su, tehlikeli atıkların güvenli depolanması gibi konulara çok daha fazla ihtiyaç duyulacak.

FOTOĞRAFLAR: HATİCE DAL

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir